1970'ten Günümüze Türk Öykücülüğü/ Necip Tosun
           
1970’TEN GÜNÜMÜZE TÜRK ÖYKÜCÜLÜĞÜ

 
 
      Belli bir dönemi kapsayan edebiyat incelemelerinin sıhhati her zaman tartışmaya açık bir konudur. Çünkü edebiyat, diğer disiplinlerden daha çok değişken ve sürekliliği olan bir alandır. Bu yüzden dönemlerle sınırlı bu tür yazıların (bir de hacim baskısı altında ise) ilk izlenimlerden, genellemelerden, öznel yaklaşımlardan ileri gidemeyeceği ve her zaman sağlaması yapılmaya muhtaç yargılar olduğu bir gerçektir. Değilse, 1970’ten günümüze Türk öykücülüğünün bir dökümünü yapmak apayrı, çok daha kapsamlı bir çalışmayı gerektirdiği aşikârdır. Hele 1970-1980 arasında 328 kitap ve 112 yeni öykücü, 1980-2000 yılları arasında ise 1.267 kitap ve 462 yeni öykücünün öykü dünyamıza katıldıkları düşünülürse
bu yazının öncelikle okurun sonra da öyküye emek vermiş yazarlarımızın hoşgörüsüne ihtiyaç duyacağı ortadadır.


 1970’lerin edebiyat ortamı ve öykü
1970’ler, işgallerin, boykotların, siyasi cinayetlerin, grevlerin yaşandığı, Türk toplumunun en çalkantılı zaman dilimidir. Terör ve şiddet olayları yaygınlaşmış, her alanda keskin bir politik ayrışma yaşanmaktadır. Sağ ve sol arasındaki köprüler tümüyle atılmış, diyalog kesilmiştir. Bu kaotik ortamdan edebî hayatın etkilenmemesi elbette düşünülemezdi. Öyle de oldu. Politika ile sanatın mesafesi kısaldı, hatta ikisi aynileşti. Bu dönemde sanatçılar, estetik kaygılardan uzaklaşıp, bir mücadelenin içinden seslenmek durumunda kaldılar. Güncel siyasi sorunların yedeğinde, klişelere, sloganlara teslim oldular. Aslında dergi isimleri bile o dönemin atmosferini açıklamaya yeterlidir: Halkın Dostları, Sanat Emeği, Militan, Yarına Doğru… Artık inanca/ideolojiye yaslı bir sanat yaklaşımı başat bir anlayıştır. Özellikle sosyalist ideolojinin net ve tartışmasız hakimiyeti edebiyatı kuşatmıştır. Nitelikli edebiyatçıların büyük çoğunluğu da bu şemsiyenin altında edebiyat yaparlar. Toplumcu gerçekçi anlayış, sınıf savaşı ve devrim beklentisine odaklanmıştır. Tüm sanatçılar bu beklentiye omuz vermektedir.
1970’lerde sanat-edebiyat alanında “Sosyalist Gerçekçilik”, “Toplumcu Gerçekçilik” en çok konuşulan kavramlardır. Bu yaklaşımı benimseyen öykücüler, özellikle işçileri, emekçileri, yoksulları vb. gündeme getirmişlerdir. Adalet Ağaoğlu’nun Yüksek Gerilim’i (1974) yazma gerekçesini izah için söylediği şu cümleler dönemin atmosferini yansıtması açısından ilginçtir: “O günlerde sosyalist gerçekçilik çok tartışılıyordu ama ortalıkta örneği yoktu. Yani herkesin sosyalist gerçekçi olması lazım vb. kuramsal olarak tartışılıyor... Lukacs, Marx, Engels konuşuluyor. Ama uygulama yok. ‘Konuşmaktansa uygulama daha iyi galiba’ dedim. Bu itkiyle öyküler yazdım. Toplumsal gerçekçilikle hesaplaştım bu arada. Örneklemek üzere, Yüksek Gerilim’i yazdım.”
Dönemin öykücülerinin tümünde benzer yaklaşımları görmek mümkündür. 15-16 Haziran olayları, 12 Mart 1971 darbesi, grevler, devlet baskısı, öğrenci olayları öykülerde en çok işlenen temalar olur. Dönemin öykü dili, sivri, acılı ve öfkelidir. Siyasal alanda yaşanan keskin ideolojik kamplaşma edebiyatta da görülür. Adalet Ağaoğlu, Tomris Uyar, Selim İleri, Nedim Gürsel, Hulki Aktunç, Füruzan, Tomris Uyar sosyalist/sol anlayış paralelinde öyküler yazarken, Mustafa Kutlu, Sevinç Çokum, Rasim Özdenören gibi yazarlar geleneklere bağlı muhafazakâr düşünceye yaslı öykülere imza atarlar.
Ancak bu dönemin öykülerini tümüyle siyasanın emrinde bir sanat anlayışı olarak mahkum etmek yanıltıcıdır. Çünkü bütün bu angaje anlayışa karşın, yine de öykücülüğümüz bu dönemde büyük sıçrama yapmıştır. Sabahattin Ali, Sait Faik, Memduh Şevket Esendal, Vüs’at O. Bener gibi öncülerin açtığı yollar, yeni öykücüler ve usta yazarların yeni ürünleriyle çeşitlenmiş, zenginleşmiş, öykü sanatının nitelikli örnekleri verilmiştir. 1950’lerin güçlü çıkışı ve 1960’ların birikimi, özellikle biçimsel arayışlar/yenilikler ve tema çeşitliliği olarak öykü dünyamıza yansımıştır. Adalet Ağaoğlu, Tomris Uyar, Oğuz Atay, Nedim Gürsel, Hulki Aktunç, Füruzan, Sevinç Çokum, Mustafa Kutlu, Tomris Uyar’ın ilk öykü kitaplarının 1970’lerde yayınlandığı göz önüne alınırsa bu dönemin önemi daha iyi anlaşılır. Öte yandan öykü serüveni 1970 öncesinde başlayan Nezihe Meriç, Leyla Erbil, Bilge Karasu, Ferit Edgü, Selim İleri, Erdal Öz, Kâmuran Şipal bu dönemde de ürün yayınlarlar.
 
Bir milat: 12 Eylül 1980 darbesi
Ancak 12 Eylül müdahalesi edebiyat tarihimizde tam bir milat olmuştur. Edebiyatımızda derin bir kırılma, kopuş, yüzleşme dönemi olan 1980 sonrasını şöyle özetlemek mümkündür. Ülke içinde edebiyat iktidarının (sol/sosyalist) dayandığı ideolojik zemine uygulanan ağır baskılar, toplumcu/sosyal gerçekçi edebiyatın ağır yara alması sonucunu doğurdu. Öte yandan gerek ülkede yaşanan toplumsal değişim/dönüşümler gerekse tüm dünyada gerçekleşen değişimler (soğuk savaşın bitişi, reel sosyalizmin geri çekilişi) ideolojilere olan inancın sarsılmasına ve beraberinde de kimlik bunalımı ve arayışlara neden oldu. Sonuçta edebiyatçılar, toplumcu edebiyata mesafeli durmaya başladılar. 1980 öncesinin kodları, toplumsal bir kaosu çağrıştırdığı/hatırlattığı için kimse bu kavramlara yanaşamadı. Yaşananlar ağır mutsuzluk ve karamsarlık duygusunu doğurdu. Ekonomik ve sosyal değişimler sonucu yeni anlayışlar, görüşler, biçimler edebiyat dünyasında revaç bulmaya başladı. Köy ve köylüyü, işçi sorunlarını gündeme getiren, gelir dağılımını, eşitsizliği vurgulayan eserler edebiyattan çekildi. Toplumcu edebiyatçılar bu yeni anlayışa bir süre direnseler de yeni anlayışa ayak uydurmak zorunda kaldılar.  
         Tüm bu yaşananlar genelde edebiyatçıların özelde öykücülerin tematik anlamda kimi ortak paydalarda buluşmaları sonucunu doğurdu. Bunları “özeleştiri”, “cinsellik”, “yalnızlık”, “bunalım” ve “yüzleşme” olarak sıralamak mümkün. Yeni yönelimin en belirgin özelliklerinden biri de edebiyata bakış açısındaki değişiklik oldu. Bu dönemde biçim ön plana çıkmış, özellikle dil olayına verilen önem dikkat çekmiştir. Sanat eserleri 1980 öncesi politik gözlemci, yol gösterici, buyurucu bir yapıda iken, 1980 sonrasında eleştirel, tartışmacı, araştırmacı, sorulu ve kesin yargılardan uzak bir görünüm sergilemiştir.
 
Öykücüler ve dönemsel eğilimleri….
“Tasnif” ve “kategori”nin, okur için elverişli bir yöntem olduğu söylenebilirse de gerçekliği tümüyle kuşatamayacağı hele yazarları hiç tatmin edemeyeceği açıktır. Bu yüzden tasniflemektense 1970’lerden günümüze kadar bir bütünlük içinde öykücülerin öykü serüvenlerini izlemek daha sağlıklı bir yöntemdir. Böylece bu dönemsel değişimleri öykücülerin ürünlerinde izlemek mümkün olabilecektir. Bu yazıda da böyle bir yöntem izlendi.
Dönemin en önemli öykücülerinden biri olan Adalet Ağaoğlu, ilk öykü kitabı Yüksek Gerilim’de (1974) inandığı sosyalist dünya görüşünü edebiyatta temsil etmek ister. İlk öyküleri onun tümüyle “toplumcu”, “devrimci” öykü anlayışını yansıtır. Bir dünya görüşünü (sosyalizm) savunan öyküler, ağır bir mesaj kaygısı taşır. Ağaoğlu ikinci kitabı Sessizliğin İlk Sesi’nde (1978) benzer duyarlıkları sürdürür. Daha sonraki kitapları içeriksel bir değişime uğrar. Hadi Gidelim (1982) Ağaoğlu’nun ritme ve ironiye yasladığı öykülerden oluşur ve ustalığının parlak örneklerini içerir. Hayatı Savunma Biçimleri’nde (1997) ise hayat ve kurgu (roman, öykü) karşılaştırılması yapılarak bunların birbirleriyle örtüşen veya ayrışan yönlerine vurgu yapılır.
Füruzan’ın 1970’lerde yayınlanan Parasız Yatılı (1971), Kuşatma (1972), Benim Sinemalarım (1973) eleştirmenlerce övgü ve coşkuyla karşılanır, “durağanlaşan öykücülüğümüze yeni bir dinamizm” kazandırdığı yorumu yapılır. Son kitabından dokuz yıl sonra Gecenin Öteki Yüzü (1982), bu kitaptan on yedi yıl sonra da Sevda Dolu Bir Yaz (1999) yayımlanır. Kuşatma’daki “Gül Mevsimidir” öyküsü bağımsız bir kitap olarak 1985’te ayrıca basılır. Füruzan, atmosfer yaratmada, psikolojik tahlillerde neredeyse kusursuzdur. Modern öykünün geldiği yeri, tüm olanaklarını iyi kavramış/özümsemiştir. Öykülerindeki yüksek gözlem gücü ve ayrıntı zenginliği ilk bakışta hissedilir.

 
Tomris Uyar’ın ilk kitabı İpek ve Bakır 1971’de yayınlanır. Ödeşmeler (1973), Dizboyu Papatyalar (1975), Yürekte Bukağı (1979) onu izler. Bu dört kitap, onun öykü serüveninin doruk noktaları olmuştur. Bu kitaplarda bildik ideolojik tutumları sergiler. Göçmenleri, yoksulları anlatıp, sınıfsal çelişkileri açık etmeye çalışır. “Çırak”, “miting”, “parti”, “düzen” sembollerini kullanmaktan çekinmez. 1980 sonrası öykülerinde ise bireyselliğe yönelerek giderek üslup arayışlarına girdiği görülür. Artık bütünüyle biçimsel denemeler peşindedir. Yaz Düşleri/Düş Kışları (1981), Gezen Kızlar (1983), Yaza Yolculuk (1986), Sekizinci Günah (1990), Otuzların Kadını (1992) Aramızdaki Şeyler (1998) ve son kitabı Güzel Yazı Defteri’ (2002) bu bağlamda anılabilir.
Ferit Edgü, Kaçkınlar (1959), Bozgun (1961), Av (1967), Bir Gemide (1978), Çığlık (1982), Doğu Öyküleri (1995), İşte Deniz, Maria (1999), Do Sesi (2002) kitaplarında, gerçeküstücülük ve varoluşçuluk duraklarından sonra minimal öyküde yoğunlaşır. Yazma sorunları, dil arayışları ve varoluşsal sorunlar öykücülüğünü tanımlayan temel çizgiler olur.
Hulki Aktunç ilk kitabı Gidenler Dönmeyenler’de (1976), sosyal meseleleri, yoksulları, işsizleri ve işçileri gündeme getirir. İkinci kitap Kurtarılmış Haziran (1977), tematik bir bütünlük sergiler. Öykülerde “15-16 Haziran İşçi Olayları” ve bu olaylara çeşitli kesimlerin, tiplerin konumları anlatılır. Ten ve Gölge (1985) ülkenin yaşadığı değişime paralel olarak bir tema farklılaşması gösterir. Hüzün, yenilmişlik, iletişimsizlik baskın temalar olarak öykülerde yerlerini alırlar. Bir Yer Göstericinin Hayatı (1989), biçimsel denemelerin iyiden iyiye seçkin bir anlatıma ulaştığı, hüzünlü insanlık hâllerinin sarsıcı bir duyarlıkla sergilendiği öyküler toplamıdır. Güz Her Şeyi Bilir (1998)’de, yüzleşme, ölüm, fanilik baskın temalardır.
Nezihe Meriç’in öykü serüvenini üç döneme ayırmak mümkündür. Daha çok kadın- erkek ilişkilerinin ön plana çıkarıldığı ilk dönem öyküleri (Bozbulanık 1953, Topal Koşma 1956, Menekşeli Bilinç 1965), siyasal ağırlıklı ikinci dönem öyküleri (Dumanaltı 1979) ve yüzleşme ve iç hesaplaşmaların yansıdığı son dönem öyküleri (Bir Kara Derin Kuyu 1989, Yandırma 1998 ve Çisenti, 2005).
1950’lerin parlak yazarlarından olan Vüs’at O. Bener, o dönemde yayınladığı Dost (1952) ve Yaşamasız (1957) ile kuşağının yazarlarını derinden etkilemiş, daha ilk kitaplarıyla kişilikli, özgün bir ses yaratmış, öykücülüğümüzde yol açıcı bir işlev görmüştür. Ne yazık ki bu çarpıcı girişin ardından öyküye uzun bir ara vermiş, üçüncü öykü kitabı Siyah Beyaz otuz altı yıl sonra 1993’te yayınlanmıştır. Ardından diğer öykü kitapları gelmiştir: Mızıkalı Yürüyüş (1997), Kara Tren (1998) ve Kapan (2001). Vüs’at O. Bener, tüm yazarlık serüveni boyunca okurdan çaba, dikkat ve özen isteyen bir öykü anlayışını benimsemiş, çetin, zor okunan metinler üretmiştir. Bunun temel nedenlerinden biri, kendine ait bir öykü evreni kurma çabasından kaynaklanır. O hep bir özgünlük peşinde olmuş, dilin imkânlarını zorlayarak, soyutlama, simgeleme, şifreleme yoluna başvurmuş, sonuçta öykücülüğümüzün başta gelen yazarlarından biri olmayı başarmıştır.

 
Bilge Karasu,Troya’da Ölüm Vardı (1963), Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı (1970), Göçmüş Kediler Bahçesi (1979), Kısmet Büfesi (1982), Altı Ay Bir Güz (1996) kitaplarıyla yaratıcı, deneysel öykücülüğümüzün parlak örneklerini vermiştir. Kendini kolay ele vermeyen, derinlikli ve çok katmanlı bir biçemi tercih eden Karasu, felsefi arkaplanı olan, dilin imkânlarını geren metinler üretmiştir.
Leyla Erbil yayınlanmış üç öykü kitabında Hallaç (1961), Gecede (1968), Eski Sevgili (1977) nitelikli bir öykü evreni kurar. Öykülerini cinsellik ve ideoloji (sosyalizm) üzerine oturtur. Çevre ve toplum tarafından kıstırılmış birey, kişiliksizlik, kendi doğrularına sahip çıkamama, boyun eğme, iki yüzlü ilişkiler, oturmamış kişilikler, rol yapan insanlar onun ilgi alanı olmuştur. Aile kurumuna, toplumun namus anlayışına, kadının algılanma biçimine, erkeksi düzene, kendilerini aşağılatan kadınlara ağır eleştiriler getirir.
Sevim Burak’ın ilk kitabı Yanık Saraylar(1965) yayınlandığında kelimenin tam anlamıyla olay olur. Anlamı ve dili reddeden, kapalı ve alışılmadık biçimsel üslûbuyla tartışılır. Kitaptaki özellikle “Ah Yarab Yehova” ve “Sedef Kakmalı Ev” öyküleri, ayrıntı zenginliği, kurgu orijinalliği ve anlatım yetkinliği ile usta bir öykücünün habercisidir. Ama Sevim Burak bukitaptan sonra edebiyat piyasasından çekilir. Hem de tam on yedi yıl (Bu arayı daha sonra mektuplarında, “Türk halkını protesto ettim” diye açıklayacaktır). İkinci öykü kitabı Afrika Dansı ise 1982’de yayınlanır. Bu ara onun öykü dünyasından çok şey götürmüştür. Afrika Dansı, Yanık Saraylar’ın seviyesini tam olarak tutturamaz. Kitap kuşkusuz güçlü, nitelikli bir yazarın elinden çıkmıştır. Ama Burak anlamı büsbütün örtmüş, anlatımı iyiden iyiye “şahsî”leştirmiştir. Son öykü kitabı Palyaço Ruşen ölümünden sonra 1993 yılında yayınlanır.
          Eğik Ağaçlar (1972), Bölüşmek (1974), Makine (1976), Derin Yara (1984), Onlardan Kalan (1987), Rozalya Ana (1993), Beyaz Bir Kıyı (1998) ve Gece Kuşu Uzun Öter (2001) adlı sekiz öykü kitabı bulunan Sevinç Çokum, ilk öykülerini kıstırılmışlık içerisindeki bireyin açmazlarına yaslarken, daha sonraki öykülerinde yitip giden güzellikleri, fark edilmeden yaşanan fanilik duygusunu ve nesiller arası kopukluğu, özellikle kadın öznesinden yola çıkarak ele almıştır. Öykü serüveninde 12 Eylül öncesi yaşanan atmosferden de etkilenen Çokum, bu kamplaşmanın sağ kesiminde yer almış ve kimi öykülerini bu görüşü haklı çıkaracak bir mesajla örmüştür (Derin Yara).Daha sonra ise bütün bunları aşarak evrensel temaları işlemiş, ideolojik saplantıların insanîolanı öldürdüğü gerçeğini öne çıkarmıştır. Çokum, Beyaz Bir Kıyı (1998) ile de tümüyle din coşkusuna yaslı şiirsel bir anlayışa ulaşmıştır. Son kitabı Gece Kuşu Uzun Öter (2001) ise, yer yer biyografik yanların ağır bastığı, bir yüzleşme ve iç dökme öyküleri toplamı olur.
1970’ten 2005’e kadar on beş öykü kitabına imza atan Mustafa Kutlu, kendi ifadesiyle “öyküsünü geç bulsa da” onu sağlam temellere yaslayarak, kendine has bir öykü evreni kurmayı başarmıştır. Kutlu’nun Türk öykücülüğünde en önemli ayırt edici özelliği “Şark hikâyeciliği” tavrıdır. Bu yaklaşımıyla Cumhuriyet dönemi Türk öykücülüğüne yeni bir soluk ve renk getirmiş, bu topraklara ait bir ruh iklimini, kültür ve duyarlığını öykülerinde yansıtmıştır. Daha ilk öykülerinden itibaren kuşağının ezici çoğunluğunun peşinde olduğu dönemin gözde akımlarına (varoluşçuluk/bunaltı/kafkaesk) uzak durmuş, bu akımları “yerlilik” bağlamında tasvip etmemiştir. O, öyküdeki arayışını hikmet ve ahenk olarak belirlemiştir. Hikmeti tema, ahengi de biçim anlamında kullanmıştır.
         Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken adlı tek öykü kitabı 1975’te yayınlanır. Korkuyu Beklerken, ağırlıklı olarak yabancılaşma, umutsuzluk, uyumsuzluk, bunaltı konularını işler. Paranoya, ruhsal yolculuk, şizofreni ve düşlerle, karabasanlarla yaşayan kahraman, doğru ve yanlışları da toplumdan ve yönetimden bağımsız olarak bizzat kendisi tespit eder. Gelişen ağır mutsuzluk duygusu ile gelecek kuşkusu ve paniği birleşince, toplum içinde hastalıklı bir tip olarak sivrilir. Ayrıca onun için bu olumsuz ortamdan hiçbir çıkış yolu da gözükmemektedir
İlk kitabı Cumartesi Yalnızlığı’nda (1968) cinsellikle ideoloji arasında gidip gelen Selim İleri, tavrını toplumculuktan yana koyar. Öyküler, grev, devrimci, sömürü, komünizm, Rusya, mücadele, diyalektik gibi dönemin angaje yazarlarının kullandığı kodlara yaslıdır. İkinci kitap Pastırma Yazı’nda (1971), toplumcu tavır daha da netleşirken, keskin bir ideologluk dikkat çeker. Dostlukların Son Günü (1975), İleri’nin bireysellik ve toplumsallık arasındaki tartışmalarını, arayışlarını yansıtır. Zamanla İleri’nin tavrını açık açık bireyden yana koyduğu gözlenir. Edebiyatımızda yerleşik ve egemen yapılanmanın favori eğilimi olan sosyal muht*******ı eserlerden çok, bireyi, onun duygusal dünyasını hedefleyen eserler üretir. Türk öykücülüğünün önemli ürünlerine imza ata İleri, bireysel özgürlük ve insan sevgisi yaklaşımıyla kendinden sonra gelen pek çok öykücüyü etkiler. Özellikle dil tutumu ve biçimsel tercihleriyle öykücülüğümüzün çıtasını yükseltir.
Rasim Özdenören ilk kitabı Hastalar ve Işıklar’da (1967) ana eksen olarak bireyi ele alır. İkinci öykü kitabı Çözülme’de (1973), ülkedeki kültürel-sosyal değişimin bireyde, ailede meydana getirdiği çarpıklıkları, çelişkileri, açmazları irdeler. Çok Sesli Bir Ölüm’de (1974) ise, bireyin bilinçaltı derinliğine inerek, ruhsal çözümlemelerde bulunur. Rasim Özdenören dördüncü öykü kitabı Çarpılmışlar’da (1977), yanlışa yönlendirilmiş insanların, dinî gerçeklerden de uzaklaşınca nasıl her şeye ve herkese yabancılaştığı gerçeğini irdeler. Denize Açılan Kapı’da (1983), ağırlıklı olarak tasavvufu gündeme getirerek öyküsünü yeni bir yönelime sokar. Kuyu (1999) ve Ansızın Yola Çıkmak’da (2000) tasavvufa eğilişini sürdürür. Özdenören Hışırtı’da (2000) tümüyle kadınların dünyasına eğilir. Toz’da (2002) bir kargaşa/mahşer atmosferi çizilerek ezilmiş, horlanmış giderek günaha itilmiş insanların açmazları anlatılır.
Nedim Gürsel, Uzun Sürmüş Bir Yaz (1975), Kadınlar Kitabı (1983), Sevgilim İstanbul (1986), Sorguda (1988), Son Tramvay (1991), Öğleden Sonra Aşk (2002) kitaplarında kadın-erkek ilişkilerini, aşkı, cinselliği, yabancılaşmayı, yol ve kent tutkusunu anlatttı. Modern öykünün imkanlarını iyi kullanan Gürsel, yetkin bir öykücü olarak öykücülüğümüzde kalıcı bir imza olmayı başardı.
Öykü üzerine yazılarıyla da tanınan öykücü Necati Mert, Gramofonlar Radyolar Teypler (1979), Minnacık Bir Uçurum (1994), Geceye Uçurulan Güvercinler (1996), Gönüller Küçüldü (2002) kitaplarıyla ustalarla buluşmaktan çekinmeyen, iddiasız, serinkanlı ama kusursuz öykülere imza attı. Yazı hayatı hep öykü odaklı bir çizgi üzerinde seyretti. Gerek ürünleriyle, gerek incelemeleriyle öykücülüğümüze önemli katkıları oldu.
 
1990’larda öne çıkanlar…
Son dönem öykücülüğümüzün en dikkat çekici yazarlarından olan Cemil Kavukçu, öykü dünyasını Sait Faik-Orhan Kemal öyküsünün kesiştiği yerde kurmuştur. Bu anlamda onun için, özellikle Orhan Kemal’in açtığı yolu estetize etmiştir diyebiliriz. Öykülerinde gündelik yaşamımızda varlıklarını bile hissetmediğimiz küçük insanların sıradan yaşamlarını, “tutunamayanları”, bir köşeye itilmişleri, sokak serserilerini, delileri, meczupları, alkolikleri gündeme getirmiştir. Bu yüzden onun en ayırt edici özelliği bir dönem çok gözde olan “küçük insan”ı yeniden Türk öykücülüğüne kazandırmış olmasıdır.
         Hüseyin Su, ilk kitabı Ana Üşümesi’nde (1999) ağırlık olarak yoksulluk ve ideolojiyi, ikinci kitap Gülşefdeli Yemeni’de (1998) aile ve kuşak çatışmasını, üçüncü kitap Aşkın Hâlleri’nde (1999) ise aşk teması işler. Hüseyin Su, yitip giden güzellikleri, kaybettiğimiz manevi zenginlikleri, kuşaklar arası çatışmayı, her şeyi değiştiren/bozan “yeni”nin birey ve aile üzerindeki yıkıcı etkisini, çocukluğun saf ve temiz duygularını, derinlikli bir psikolojik tahlil ve ustalıklı bir biçim tercihiyle öyküleştirmiştir.
Ayfer Tunç, 1989’da yayınlanan ilk kitabı Saklı’yla yazı macerasının, kuşağındaki yazarlardan farklı bir kanaldan akacağının haberini verir. Mağara Arkadaşları’nda (1996), anlatım sorunlarını tümüyle çözmüş bir öykücü portresi çizer. Aziz Bey Hadisesi’nde (2000) anlatım daha rahatlamış, oturmuştur. Ayfer Tunç, Taş-Kâğıt-Makas’ta (2003), kadın erkek arasındaki iletişimsizliği işler. 1998’de yayınlanan Saklı’daki öykü anlayışını, temaları, karakterleri tashih ederek, yeniden üreterek 2006’da Evvelotel’i oluşturur. 

 
1980 sonrası öykücülüğümüzde yalnızlık, yüzleşme ve içe dönüş temalarını öykülerinde ağırlıklı olarak işleyen öykücülerden biri de Özcan Karabulut’tur. Karabulut’un öykülerinde ağırlıklı olarak kendi bireysel yaşantısından/tecrübesinden yola çıktığı söylenebilir. Yayınladığı beş kitabıyla, 1980 ile 2000 arası yaşananların bir tutanakçısı gibidir. O “başkalarını değiştirmek için yola çıkıp kendileri değişen” yoldaşlarını büyük bir içtenlikle anlatmıştır. “Yaşadıklarımı yazıyorum, yazdıklarımı yaşıyorum,” derken tam da bunu kastetmektedir. Onun öyküsü tümüyle yaşamsal tanıklıklardır. Bu yüzden de sosyalist bir yazar olarak, sosyalist mücadelenin ülkede geçirdiği evreler, değişimler, yenilgiler, zaferler öykülere yansır. Ama bütün bunları bireyin penceresinden, cinsellik ve kadın erkek ilişkileri perspektifinden aktarır.
Cemal Şakar, Gidenler Gidenler (1990), Yol Düşleri (1996), Esenlik Zamanları (1999), Pencere (2003) adlı dört öykü kitabıyla öykücülüğümüzün farklı, özgün seslerinden biridir. Geleneksel düşünce ve sanat dünyamızda da geniş bir yer tutan “yol ve yolculuk” temalarını öykülerinin ana dayanağı yapan Şakar, “tabiat çağrısı”, “fıtrî hayattan kopuş”, “zaman”, “rüya”, “hakikat” kavramları etrafında bir öykü evreni kurmuştur.
Nazan Bekiroğlu’nun ilk kitabı Nun Masalları (1997), o ilk kitapların bildik kimi zaaflarından arınmış, damıtılmış, üzerinde titizlikle çalışılmış bir eserdir. Kitabın bilinçli bir şekilde, ortak bir iz sürdüğü, yazarın tek tek öykülerden çok, kitapsal bir bütünlük gözettiği görülür. Kitapta, acıların, yalnızlıkların, savruluşların; zamanları ve mekânları aşan bir olgu olduğu vurgulanırken, insanın değişmez evrensel yanlarına dikkat çekilir. Yazar, eski ve yeni insani durumları üst üste koyup, değişmez resmi yakalamaya çalışır. Bütün bunların yanında Nun Masalları’nın asıl teması, yazı ve yazmanın serüveni üzerine odaklaşır. İkinci kitabı Cam Irmağı Taş Gemi (2006) öykücülüğünde başarılı bir çıkış olur. Yine tarihin derinliklerinden hikmetler devşirir.
Nalan Barbarosoğlu, Ne Kadar Güzeldir Gitmek (1996), Her Ses Bir Ezgi (2001), Ay Çiçekleri (2002), Gümüş Gece (2004) kitaplarında, kadınlık hâllerini, aile ortamlarını, yalnızlığı, iletişimsizliği titiz bir dil işçiliği ve derin bir duyarlıkla yansıttı.
Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun bu dönemde Acı Deniz (1996), Gün Akşamsızdır (2000), Senin Hikâyen (2001), Ahir Zaman Gülüşleri (2002), İki Kişilik Rüyalar (2005) kitapları yayınlandı. Dindar kadının çağdaş yaşamda karşılaştığı sorunlar, değişen anlayışlar, modernizmin bozduğu fıtrat, insan ruhunu yok sayan modern hurafeler onun öyküsünün ana temaları oldu.
En verimli döneminde kaybettiğimiz (1956-1997) Ramazan Dikmen, edebiyat serüvenini tamamlayamamış olmasına, geride sadece iki öykü kitabı bırakabilmesine karşın, hep anılacak, kalıcı, düzeyli bir öykü evreni yaratmayı başarmıştır. İlk kitabı Kıyıya Vuranlar (1996) ve ölümünden sonra yayınlanan ikinci öykü kitabı Afife Ablanın İncileri’nde (1998) hayatı derin bir iç sızısı olarak yaşayan insanların kırılgan, dokunaklı hikâyelerini işledi.
          Ahmet Kekeç Son İyi Şeyler’de (1985) 1980 sonrası yönelimin parlak örneğini verir. Bir olay anlatmaktan ziyade, bir anı, bir durumu, bir ruhsal konumu öyküleştirir. Yine anlattığı bir “meselesi” vardır elbette, ama bu gizlenmiş, üstü örtülmüştür. Onun peşinde olduğu şey, ritim, şiirsellik ve akışkanlıktır. Bu biçimsel tavır ise “tema”nın dayattığı kaçınılmaz bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Anlatım tümüyle izlenime, etkiye ve çağrışıma yaslıdır. Öykü boyunca, yazıyla, onun etkisiyle de sürekli hesaplaşır.
         Melek Paşalı ilk öykü kitabı Hayal Günlüğü’nde, (1999) duyarlı, ince, hassas bir genç kızın; hayat karşısındaki kırılmalarını, incinmelerini anlatır. Yüzü hep geceye dönük bu genç kız, hayatın değişmez kurallarıyla bunalmakta, bir çıkış yolu bulamamaktadır. İkinci kitabı Camtutan’da ise (2003) farklı bir yönelime girer. Artık kaynaklarını tümüyle İslam tasavvufundan almakta, hayatı, eşyayı bu bakış açısından yorumlamaktadır. İlk kitaptaki yazıklanmalar yerine, kendi kendinde derinleşme, içselleşme, kendi kendiyle karşılaşmalar başlamıştır. Öykülerinde akışkan bir dil, neredeyse kusursuz bir Türkçe kullanır. Her öyküde gelişen, zenginleşen bir düşünce tutarlılığı ile parlak bir biçimsel başarı yakalar.
Selçuk Orhan’ın ilk kitabı Kansızlık (2000) başarılı öykülerden oluşur. Orhan, kitaba da adını veren ilk öykü “Kansızlık”ta, gizemin gücünden yararlanır. Büyülü gerçeklik diyebileceğimiz bir öykü anlayışının kapılarını aralar. Selçuk Orhan’ın ikinci kitabı Taş Kayık’ta (2003) Bahtin’in çok seslilik kuramının izlerini görürüz. İlk öyküsü “Taş Kayık”, din-sermaye, özel teşebbüs, yeşil sermaye ilişkilerini inceler. “Küçük Rüzgârla Gelen”, tümüyle diyaloglara yaslı bir öyküdür. “Geceleri Dünya Nereye Gider”de hayatlarına yön verme aşamasında, üniversite sınavlarını bekleyen gençlerin hayata, geleceğe bakışları incelenir. Selçuk Orhan, iki öykü kitabıyla sağlam bir öykü evreni kurar.
Köksal Alver, Saklı Yara’da (2004) temiz, arı bir Türkçe ile rafineleşmiş bir anlatım sergiler. Öykülerde İstanbul sevgisi, türkü sevgisi, kitap sevgisi ana temalardır. Sade, gösterişsiz, mütevazı anlatımı, hayatın içinden seçilen temaları Esendal’ı çağrıştırır. Taşradan İstanbul’a gelmiş gencin kıstırılmışlığı, burada filizlenen dostluklar, İstanbul karşısında çarpılma, toplumsal meseleler onun ilgi alanları olur.
         Yazımızın hacim sıkıntısı nedeniyle yer veremediğimiz ama en azından ayrı bir parantez açılması gereken bu dönemin diğer öykücülerini ise şöyle anabiliriz: Nursel Duruel, Selçuk Baran, Şevket Bulut, Tezer Özlü, Feride Çiçekoğlu, İnci Aral, Işıl Özgentürk, Sezer Ateş Ayvaz, Jale Sancak, Murat Yalçın, Suzan Samancı, Başar Başarır, Özen Yula, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Behçet Çelik, Aslı Erdoğan, Faruk Duman, Sema Kaygusuz, Müge İplikçi, Murat Gülsoy, Jaklin Çelik, Leyla Ruhan Okyay, Sibel K. Türker…
 
kültür güncesi
 
Reklam
 
gündelik yaşamın kent güncesi
 
Hayat bir sahnedir
Sanat hayatın başka bir yorumudur.İnsanın insanı insanca kavradığı bir dünya sunar önümüze..
 
yeni dönemde daha zengin bir içerikle sitemiz güncellenecektir. Sitemizde sizlerin de yazılarının yer alması için yenibirsehir@hotmail.com adresine yazılarınızı bekliyoruz.
 
 
Bugün 2 ziyaretçi (60 klik) burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=