Amin Maalouf Üstüne/ Ömer Türkeş
Amin Maalouf /
Batılı bir doğu anlatıcısı



“Bir yanıyla Hıristiyan, Müslüman, Türk, Kürt ve Ermeni nitelikler taşıdığını, bir yanıyla da Fransa ve Avrupa’ya ait olduğunu” söyleyen Amin Maalouf, çok kültürlülüğün "in" olduğu bir dönemde yazdığı Doğu’ya ait öyküleriyle, Türkiye’de ve Avrupa’da oldukça popüler oldu geçtiğimiz on yıl içerisinde. Türkiyeli okur tarihsel fantezilerle, 1985 yılında Orhan Pamuk’un “Beyaz Kale”si aracılığıyla tanıştı. Ardından sinema sayesinde "Gülün Adı" popüler oldu. Yayınevleri ve yazarlar bu tarzda kitaplara ağırlık vermeye başladılar. Böylelikle, 1993 yılına gelindiğinde, Amin Maalouf’un “Afrikalı Leo”sunu okumaya hazır bir okuyucu topluluğu mevcuttu artık.

Modern Binbir Gece Masalları
Amin Maalouf’un romanlarını da bir bütünlük içinde ele alırsak, 3. yüzyıldan 21. yüzyıla, Orta Asya’dan Avrupa ve Afrika’ya uzanan uzun bir seyahatte buluruz kendimizi. Bu anlamda, Maalouf’taki serüvenler, Homeros’un “Odysseia”sını, “Marko Polo”yu ya da “Binbir Gece Masalları”nı anımsatır. Daha da ileri giderek Maalouf’un öykü anlatıcılığının aynı gelenekten beslendiğini söyleyebilirim. Romanlarında, kocasını “bakalım sonra ne olacak” diye merak içinde bırakarak ölümden kurtulan Şehrazat’ın üslubunu ve eski anlatı tekniklerini kullanarak, okuyucudaki merak duygusunu sürekli kılabiliyor o... Yazarın en sık kullandığı yöntem, bölüm sonlarında bir sonraki bölümlerde gelecek olayları ve kötülükleri önceden haber vermesi. “Fakat Tanrı bizler için başka bir yargı hazırlamıştı”, “bizim de yazımızda kısa bir süre sonra yola düşmek varmış”, “ileriki yıllarda tüm ailemin yaşantısı tümüyle değişti” gibi geçiş cümlelerini her romanında bulmak mümkün. Böylelikle, her bölüm, anlatıcının anılarıyla örülmüş ayrı birer öykü halini alırken, özellikle de eski Doğu edebiyatında olduğu gibi, her öykü bir diğerine bağlanır. Yine Şehrazat’ın yaptığı gibi, her bir öykü bitiminde yerine yenisi ortaya çıkar. 

Geçip giden, yitirilmiş bir hayat... Maalouf’u okurken bu buruk tadı hissederiz. Gerçek hayatta kendi yaşamımızın geçip gitmesi gibi, öykülerde karşımıza çıkan kahramanların doğumlarına, yaşlanmalarına, sıklıkla sevdiklerini yitirmelerine tanık oluruz. Derinden derine kendisini sezdiren bir ölüm olgusu hiç yok olmaz. Bu öyküler, yazılı anlatıdan çok sözlü anlatıya ait gibidir. Gözlerinizi kapatıp, Leo’nun, Manıi’nin, Tanios’un veya İsyan’ın başından geçenleri dinleseniz, onları okumaktan çok daha fazla etkilenebilirsiniz. Çünkü o zaman, anlatının ritmine, tarihin büyüsüne kapılmak kolaydır, ama, “bir romanın öyküsünü ne kadar çok gözden geçirir, destek sağladığı daha ince, daha yüce yönlerden ne denli ayrı ele alırsak, onda beğenecek.o ölçüde az şey buluruz”. Yazılı edebiyata ait olan roman sanatında, öykü tek başına bir şeyi kurtaramaz ve romanın öteki yönlerinin kavranmasına da bir yardımı yoktur. Bu noktadan kalkarak, Maalouf’un romanlarındaki sorunlu yönlere geçebiliriz.

Önce, yazarın değişik zaman dilimlerinde ve coğrafyalarda anlattığı kadın ve erkek tiplemeleri üzerinde durmak gerekiyor. Maalouf’un romanlarında çok sayıda karakter çıkar sahneye, ama bu karakterlerin yapılarını oluşturan nitelikleri çok sınırlıdır. Duygu, davranış ve düşünceleri birbirine çok benzer. Mani, Hayyam, Leo, Tanios ya da İsyan arasında ciddi bir kişilik farklılığı görülmez. Maalouf’un romanlarındaki hiçbir karakteri gözünüzde canlandıramaz, aklınızda tutamazsınız.

Biçimsel olarak, bireyin oluşum sürecini, yaşadığı çatışmalar ve yenilgiler sonucunda olgunlaşmasını, içinde yaşadığı toplumla bütünleşmesini, ona uyum sağlamasını anlatan oluşum romanlarına benzemekle birlikte, Maalouf'un romanlarındaki kişilerin gelişiminde zamanın, mekanın ve olayların etkisini fark edemeyiz. İyilik ve kötülük neredeyse sabit ve doğuştandır. Romanlarda karşımıza çıkan yardımcı karakterler, tek bir nitelik ya da düşünceden oluşur ve dönemin değişik yapılarının dondurulmuş temsilleri gibidirler (onlar aracılığı ile şeyhlik, misyonerlik, vb. kurumları ve oynadıkları rolleri öğreniriz). Hiçbir zaman yazarın denetiminden çıkmaz, gelişmelerini aktarmak için çaba göstermezler. Maalouf un romanlarında anlatılan olayların akışında hangi dinamiklerin neden olduğu belirsiz kalıyor; tanrısal bir kader mi, toplumsal çatışmalar mı, yoksa bireylerin kendi başlarına eylemleri mi etkiliyor akışı? Yanıt bu sorularda değil, aslında bütün öykülerde tek bir kader çizicisi var, o da yazarın kendisi...!

Bugünün tasavvurlarıyla yazılan geçmiş
Yapısal açıdan bakıldığında, Maalouf’un romanları birbirine benzer. Bazen, arada bir karşımıza çıkan ve bugünden geçmişe bakarak olayları bize aktaran bir anlatıcı, bazen de olayları bizzat yaşamış bir kişi kullanır. Her durumda, klasik gerçekçi roman çizgisinde, di’li geçmiş zamana ağırlık verilerek yapılan anlatılarla, karşılıklı konuşmalara bolca yer verilir. Bu anlamda, biçimsel olarak bir yenilik göremeyiz. Yazarın çoğu romanının sonu sönüktür. Baş döndürücü bir hızla ilerleyen öyküsüne paralel gitmeyen olay örgüsünü bir sonuca bağlama zorunluluğu, Maalouf’un gereksiz ve yapay müdahalelerine yol açar ve karakterler sahiciliklerini/canlılıklarını yitirirler. Mesela, “Afrika’lı Leo”da, Leo, roman sonunda donuklaşıverir ve romanın ana fikrini açıklayan Dede Korkut kimliğine bürünür. Veya öykü boyunca kendi varlıkları dışında bir amaca yöneltilmeyen olay ve kişiler, sonradan romanın çözümüne yardımcı olmaya zorlanırlar.

Romanlarda hümanist bir bakış açısı hemen fark ediliyor. Irk, dil, cins ve din ayrımlarının anlamsızlığı, şiddetin getirdiği kötülükler, hiyerarşi dışı bir yaşam önerisi gibi öğelerin öne çıktığını görüyoruz. Ancak, yazarın savlarının çok güçlü ve etkileyici olduğunu söylemek mümkün değil. Romanlarında bugünden geçmişe yönelik modem bir politik, toplumsal ve kültürel bakışın izleri var. Mesela, Maalouf’un bütün kitaplarında, tarih boyu değişmeyen bir aşk anlayışı ile karşılaşırız. Kadın ve erkek birbirlerini görür görmez bir aşk kıvılcımı çakar, nedeni ve niçini “yazar öyle istediği için” biçiminde yanıtlanabilecek bu aşklar, işlenmemiş ve ham bırakılmıştır. Oysa, yazarın değindiği neredeyse 2000 yıllık bir zaman kesitinde, kuşkusuz ki kadın ve erkeğin gerek sevme gerekse de cinsellik biçimleri büyük farklılıklar göstermiştir. Yalnız buradan bakıldığında bile, Maalouf un anlatılarının biçimsel olarak geçmiş, özsel olarak modem zamanı hedef aldığını, modem toplumsal çizgileri geçmişe çevirerek tarihi modernleştirdiğini söylemek mümkün.

“Semerkant”, “Beatrice” ile birlikte, Amin Maalouf’un Batı’lı modern insan bakışının en açık görüldüğü romanı. Çok motif üzerine konuşulabilir ama, Batılı erkeğin Doğulu prenses fantezisinin bu kadar kaba kullanılışı ve apar topar kotarılması insanı sinirlendiriyor. Eski Doğu’ya ait tarihi anlatımların çoğu, gözlemlerini padişahlar, vezirler, harem kadınları, Batı ile dinsel ve kültürel ilişki içindeki varlıklı aileler gibi seçkinlerin yaşamına odaklayıp, yoksul halk kesimlerini görmezden gelen ve kendileri de Doğu’ya egzotik gözlerle bakan Batılı gözlemcilerin kaleminden çıkmış, ‘böylelikle de, uzun yıllar boyunca Batı’da, gizemli bir Şark fikriyatı yaygın olmuştur”. Doğu kökenli. bir yazar olarak Amin Maalouf, Batı’lı okuyucunun duymak istediği Şark’ı anlatıyor. Bizim tarihimizde Piyer Loti vakası olarak bilinen bu sendromun, Semerkant romanının ikinci bölümündeki Iran anlatısındaki bayağılığının rahatsız edici düzeyde olduğunu söyleyebilirim.

Roman kahramanları ile gerçek şahsiyetler arasındaki ilişkiler
Flaubert’in “Salammbo” veya Tolstoy’un “Savaş ve Barış” romanları gibi klasik tarihi romanlara bakacak olursak, mekanın, eşyanın ve hareketin anlatımı, tarihi döneme vurgu yapması açısından önemlidir. Bu da yazarların tarihsel dönem, gelenek,/görenek, örf ve adetler üzerine olan bilgisine bağlı olsa gerek. Tarihi gizemli ve çekici bir atmosfer olarak kullanmak isteyen birçok yazar için ise tarih; “bir kural olarak ya kendi sıfatlarından başka tarihle hiçbir biçimde ilintisi olmayan birtakım kişilere tarihsel giysiler giydirildiği büyük bir tiyatro gardırobu olarak, ya da, herkesi kendi kişisel çıkarlarına alet eden tek güçlü bireyin at koşturduğu akıldışı, anlaşılmaz bir alan olarak görülmüştür”. Amin Maalouf’u da bu eğilimdeki yazarlar arasına katabiliriz. Romanları, bir tür kolaj; tarihi olay ve kişilerin bir öykü etrafına eklemlenmesi gibi görülüyor. Geçmiş zaman dilimindeki sıradan bir insanın, önemli olayların yanı başında sürüp giden ve etkilenen yaşamı değil onun anlattıkları. “Beatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl” da dahil olmak üzere, her öyküde, artarda, tarihin çarpıcı kesitleriyle ve olup bitenlere damgasını vurup tarihin akışını değiştiren karakterlerle karşılaşıyoruz. İster istemez Brecht’in şiiri geliyor aklımıza; “Teb Şehrini yapan kim..?” 

Roman sanatının kuvvetle etkilendiği bu post-modern zamanlarda, Amin Maalouf’la aynı çizgide olan diğer yazarları da kapsayan birkaç hususa değinmeden geçmemek gerekiyor. Yeni tarihsel fantezilerin bir çoğunda, isim zikredilerek, gerçekten yaşamış insanların yaşamı; sevinçleri, hüzünleri, aşkları, nefretleri anlatılıyor. “Bizanslı Aşıklar”, “Nietzsche Ağladığında”, “Azizler ve Alimler”, “Gecelerin Veziri” gibi birçok romanın içinde, tanıdık, bildik, “önemli” şahsiyetlerin düşünce ve eylemlerine tanıklık ediyor; zaaflarını, yiyip içmelerini, giyim kuşamlarını, mimiklerini yakından izlemek fırsatını(!) buluyoruz. Ama romanlardaki bu insanlar ile gerçek yaşamdakiler aynı şahsiyetler midir? Burada bir ayrım yapma zorunluluğu var. Eğer romanda anlatılan kişi tümüyle tarihi bir kişiliğe, mesela Hasan Sabbah’a tıpatıp benziyorsa, o zaman bu kişi gerçekten Sabbah’tır ve romanın onunla ilgili bölümleri de bir anı niteliğindedir. Böylelikle de, artık tarihin alanına geçmiş oluyoruz ve artık anlatılanları doğrulamak için kanılar değil kanıtlar gereklidir. Romancının, bu yaşanmışlıkları bilmeden, “herhalde böyle olmuş, böyle düşünmüş, böyle hissetmiştir” gibi sınırsız bir özgürlükle, o kişiye ilişkin yargılarını dilediği gibi yazıya dökmesi sonucu ortaya çıkan insan portresi ile gerçek tarihi kişilik, ister olumlansın ister yerilsin, hiçbir şekilde aynı olamaz, ama, yansıtmanın edebi alandan gelmesi nedeni ile, o gerçek tarihi şahsiyet hakkındaki duygu ve düşüncelerimizi, bir tarih kitabından daha derinden etkiler.

Sonuç olarak, gerçek kişileri, romanda anlatılan kimlikleri ile gerçekmiş gibi sunmanın ya da kabullenmenin etik sorunlar taşıdığını, ayrıca, yazarların, okuyuculardaki o kişilere ilişkin merak duygularını -en hafifinden- kullanmak eğiliminde olduklarını söylemek mümkün. Bu eğilimin kökeninde, toplumdaki medya dili egemenliğinin yattığını düşünüyorum. İnsanlar, olaylar ve düşünceler üzerine yoğunlaşmaktan çok, anlatılan öykülerin çekiciliğini öne çıkaran magazinleşmiş bir anlayışla karşı karşıyayız. Yeni roman örneklerinin, -yazılı/sözlü/görsel medyanın körüklemesiyle- tanınmış şahsiyetlerin yaşamına olan merakının; toplumsal röntgenciliğin taleplerine, yani ihtiyaca cevap vermek çabası -piyasa koşulları- dikkate alınmadan değerlendirilmemesi gerekiyor...!

 

A. Ömer Türkeş

kültür güncesi
 
Reklam
 
gündelik yaşamın kent güncesi
 
Hayat bir sahnedir
Sanat hayatın başka bir yorumudur.İnsanın insanı insanca kavradığı bir dünya sunar önümüze..
 
yeni dönemde daha zengin bir içerikle sitemiz güncellenecektir. Sitemizde sizlerin de yazılarının yer alması için yenibirsehir@hotmail.com adresine yazılarınızı bekliyoruz.
 
 
Bugün 1 ziyaretçi (19 klik) burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=