Arkadaş'ın Bireyci Şiiri/Halim ŞAFAK
ARKADAŞ'IN BİREYCİ ŞİİRİ/ Halim ŞAFAK

Şiir bireyseldir başka bir deyişle bireysel bir edimdir. Merkezine birey insanı alır. Birey odaklıdır. Toplumsal olana ilgisi bireye dayalıdır. Bireysel duygu ve düşüncelerin sonucudur. Şiirin toplumsallığı da o bireyselliğin içinde oluşur. Şiir neyi içerirse içersin her koşulda bu özelliğini korur. Böyle olduğu için de etki alanında tuttuğu yine bireyin kendisidir. Bireyin periferisinde ve içinde dolanması onun başat özelliğidir. Bireye ilgisi şiirin doğasında vardır.


Çünkü insanla ilgilidir. İnsan ancak şiirle kendini anlar, tanımlar onunla konuşmaya çalışır, ilişki kurmaya yönelir daha önemlisi kendine dokunur. Kendine içini gösterir. İnsanın dünyaya ya da bir başkasına yönelik ilgisi de kendisine yöneliktir.

Şiir insanın içidir. İçinde gördüğü, bulduğudur. Toplumsallığa da kendi üstünden ulaşır.Yazılan şiirin toplumsal vurgusu bunu hiçbir biçimde değiştirmez. Kaldı ki, çoğu zaman şiir toplumsallaştığı anda kendini şiir yapan çoğu özelliğinden uzaklaşır, başka bir şey halini alır. Bireye ait olmaktan kurtulup anonimleşir. Buradan ötede şiir diye sunulan başka bir tanımlamayı, adlandırmayı gereksinir.

Şiirin bireyselliği ise baştan beridir yazılan şiirde kafa karışıklığı yaratır. Özellikle şiirin bir dönüştürme pratiği olarak toplumu dönüştüreceği öngörüsü bireyi ıskalar. Bu bağlamda yoğun bir birey vurgusuna sahip şiirler toplumsal olana uzaklıkla eleştirilir. Şiir yazansa “bireyci” olarak suçlanır hatta yargılanır. Şiir yazanın “bireyci” olarak yargılanması ise insana öncesinde sonrasında “teba” olarak yaklaşılmasının sonucudur.

Arkadaş Zekai Özger’in şiirleri bu tür yargıya maruz kalan önemli bir örnektir. Kuşkusuz burada Arkadaş Zekai Özger’in şiirleri demem ilk anda yadırgatıcı gelebilir. Bunun açıklamasıysa Özger’in yazdığı şiirin kısacık ömründe daha oluşmasını tamamlamamış olmasıdır. Başka bir deyişle ömrü şiirini tamamlamasına yetmemiştir. Trajik ölümü yazdığı şiiri öylece bırakıp gitmesine neden olmuştur. Ama bu haliyle bile Özger’in şiirleri kendine ve yazdığı şiire ilişkin yeterince düşünce verebilecek olgunluk ve düzeydedir. Tümüyle kendini gerçekleştirmemiş, oluşmamış bir şiir yazdığını düşünsek bile şiir yazdığı dönemi göz önünde tutarak gerçekleşmemişliği ve oluşmamışlığı tersten rahatlıkla okuyabiliriz. Buysa böyle bir şiirin varlığını kabul etmemiz anlamına gelir ki; bu doğrudur.

Ne var ki, yazdığı şiirin değerlendirilmesi anlamında böyle bir tersten okuma ne yazık ki hala gerçeklik kazanmamıştır. Bunun kaynağında yine bir biçimde toplumsalcı şiirle ilişkisi olmuş, eleştiri de toplumsallığı önceleyen eleştiri yöntemlerini benimsemiş ya da ona yakın durmuş, şair ve yazarlar ve onların Özger’in yazdığı şiire yaklaşımı var. Bu yüzden de neredeyse hepsi 1967 ‘yle 1973 yılları arasında yazılıp yayımlanmış şiirleri ayrı ayrı değerlendirme konusu yapılabiliyor. Aşağı-yukarı on yılla sınırlanmış bir şiir serüveni dönemlerin politik ve ideolojik biçimlenmesinin bir gereği olarak şiirler özelinde teker teker yargılanıyor. Hatta bu tavra göre neredeyse her yazdığı şiirde Özger başka bir bakış açısına, anlayışa ulaşıyor! Kuşkusuz böylesi yargılarda bulunanların yazılan şiiri yadsıma, eskitme hatta reddetme gibi bağlamlarının pek olduğunu sanmıyorum. Özger’in yazdığı şiirlerin-şiirin tek tek şiir özelinde böyle ayırma ve ayrımlara izin vereceğini de hiç sanmam.

Belki de yeri gelmişken burada özellikle İsmail Uyaroğlu’nun 1970’lerin birinci yarısında kaleme alıp ama 1984’de yayımladığı yazısını değerlendirmek gerekir. Uyaroğlu yazısında Özger’in daha ilk şiirlerinde İkinci Yeni’nin etkisinin açıkça görüldüğünü belirtiyor. Uyaroğlu’na göre Özger daha ileride değişecek, şiirini de “daha sağlıklı” bir yola (!) sokacaktır. Sanıyorum kastedilen değişmeden Özger’in İkinci Yeni’den uzaklaşmasını, şiirini “sağlıklı bir yola” sokmasından da sosyalist gerçekçi şiire yaklaşmasını ya da toplumsalcı şiir yazmasını anlamamız gerekiyor. Uyaroğlu aynı yazıda Özger’in ilk şiirlerinde bireyci bir dünya görüşünün egemen olduğundan söz ediyor. Hatta ona göre şiirlerindeki hüzün, acı, umutsuzluk ve kötümserliğin kaynağında da bu dünya görüşü var. İlk yazdıkları da bireyci bunalım şiirleridir. Yine Uyaroğlu’na göre aynı dönemde edebiyat dergilerinde hem bireyci hem de toplumsal öze sahip şiirlerini birden yayımlar. Hatta Uyaroğlu yazısında yıllar içinde yayımlanan şiirleri bir bir toplumcu ya da bireyci olarak tasnif eder, ayırır. Mayıs Yayınları’nca 6. baskısı yapılan Sevdadır’a alınan Tahir Abacı ve Veysel Çolak’ın yazılarında da bu ölçüde değilse de benzer yargılar var.

Önce şu: “Toplum insanların eğilimlerinin sıklıkla önlenmesine, arzularının denetlenmesine ve tutkularının boyun eğdirilmesine gereksinim duyar.” (Steven Lukes, Bireycilik, Ark) Her şeyini içgüdülerin gemlenmesi üstüne kurar. Buysa insanın toplum içinde bir birey olarak yaşamasının önüne hep çıkan bir engeldir. Toplum sistemler ve gelenekler yoluyla bunu sağlar. Bu da insanları tektipleştirip anonim hale getireceğinden burada bireylikten söz edemeyiz. Bu düzlemde “insan yalnızca toplum için varolur ve toplum onu kendisi için eğitir.” (agy)Oysa birey “ aklı ‘doğası gereği bütün kurumların amansız düşmanıdır.” “ İnsan ve genelde her ussal canlı, şu veya bu arzunun keyfi kullanımı için sadece bir araç olarak değil, kendi kendisi için varolur.” (agy) Üstelik “Bireye daha önceden kendisinin ve kendi aklı ve arzusuyla yüklenmediği bir yükümlülüğü yüklemeye çalışmak, onun en kutsal haklarını çiğnemek demektir.” (agy) Bu bağlamda “bireycilik” “uzun erimde bütün diğer şeylere saldırır ve bozar.” (agy)Kendini toplumdan ayırarak, toplumla kendisi arasına mesafe koyarak birey olarak kendini gerçekleştirir. Birey her zaman çağın ruhuna karışıdır. Bireycilik insanı “biricik”liğe ve özgürlüğe ulaştırır. Bu yüzden de “bireycilik” toplum için yok edilmesi gereken bir “kötülük”tür. Bireycilik bu tavrını biraz da romantizmden alır. Bu sayededir ki insan “tekbaşınalığın” , “içebakışın”, özgürlüğün ve “özgünlüğün” değerini kavrar.

Doğru: tam da Uyaroğlu’nun düşündüğü gibi Özger’in şiirlerinin büyük çoğunluğu sağlıksızdır. Özger’in gittiği ve yaşadığı sağlıksız yolun sonucudur. “Teba”nın kendini eğitmesine izin vermemiştir. Bu yüzden “teba”dan farklı davranır, kendini toplumdan dışlar. Bu bir bireylik halidir. İnsanın bireyliği toplum karşısında tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır! Niye böyledir ? Çünkü bireylik normalliğin reddidir. Normallik karşısında anormalliktir. Özger de yaşadığı anonim dünyaya ve onun ona kazandırdığı “isyan” duygusuna rağmen normal değildir. En azından kendine ilişkin yazdıklarında böyle bir sapmayı gereksindiğinden dolayı tam bir psikiyatr edasıyla yazdıklarını yeniden tasnif etmek ve öyle değerlendirmek gereklidir! Oysa sapma başlı başına bir yadsımadır, yıkmadır!

Arkadaş Z. Özger’in yakın arkadaşları tarafından yazıya dökülen hayatına baktığımızda onun Tahir Abacı’nın deyimiyle Kafkaesk bir ortamda yaşadığını öğreniyoruz. Yine Abacı yazdıklarının bir “iç dökme” olduğunu belirtiyor. Abacı’ya göre Özger” güçlüler dünyasında bir yalnız ve tedirgindi”r. Bu yüzden de hüzünlüdür, acı duyar, kötümser ve umutsuzdur. Çünkü arkadaşlarına rağmen kendi başınadır, kendiyledir. Kendiyle bir başınadır. Çocuksuluğu da bu kendi başınalığıyla yakından ilgilidir. Kendisiyle sürekli hesaplaşması, kendini tartışması kendisiyle kalmasını ortadan kaldırmaz. Hatta dönemin gençliğinin özellikle politik anlamda oldukça hareketli dünyası yer yer onu etkiliyor, içine alıyor gibi görünse de ordan aldığı “isyan” duygusu kendini bireyliğinden kurtarmasına yetmez. Bireyliğinden kurtulma gibi bir düşüncesi de pek yoktur.

Orhan Alkaya’nın “eperkek şiirler revaçtaydı” deyişi bir bakıma onun kendisiyle yalnız kalmasının başka bir bağlamda açıklamasıdır. Alkaya bu saptamasıyla şiir kadar o günün dünyasına ve gündelik hayata ilişkin ipuçları da verir. Öyle ya, yazdığı şiirde yer yer cinsel eğilimlerini yansıtan birinin “eperkek” bir dünyada olduğu gibi yaşaması ve buna izin verilmesi pek beklenemezdi. Ortodoks bakış açılarının insana ve daha özelde bireye ilişkin bu tür bağlamlarının olması pek mümkün de değildi. O zaman “sol”da yer alan birinin hatta aynı gün yazdığı iki şiiri ayrı ayrı değerlendirmeye tabi tutmak, hatta birbirinden büsbütün ayrı düşünmek gerekir! Veysel Çolak’ın “ Arkadaş Z. Özger’in yaradılışını, yüreğini, doğallığını, sağlık sorunlarını, duyarlığını, cinsel tercihini, toplum dışına çıkmayı... içselleştirdiği ilk şiirlerini öne çıkartarak; bireysellik adına önemsiyor görünmek, doğru bir yaklaşım olmaz.” (E, 32) demesiyle söz konusu bakış açısı Veysel Çolak’ın düşünceleri üstünden kendini ifade imkanı buluyor. Bir bakıma da 60’larda, 70’lerde kendine müthiş bir gerçekleştirme alanı bulan birey karşıtlığının hâlâ sürdüğünü gösteriyor.

Ben bu noktada öncelikle Özger’in yaklaşımın ilk şiirlerinden sonra yazdıklarında da belirginleşmiş gibi görünen toplumsal öğe ve özelliklere rağmen hiç değişmediğini söyleyeceğim. Şiirlerinde, dergilerde yazdıklarında, arkadaş mektuplarında bunun bir sürü örneği bulunuyor. Özger “hayat trajik bir homoseksüeldir”, “beni kendime gebe bırak” “kural tanımayan sevgim benim/aykırım fizikötem doğa üstüm yanlışlığım/aşkım. sevgili yanılgım benim başyargıcım”, “bilmiyorsunuz. ben kendimi öpüyorum” dizelerini farklı yıl ve tarihlerde yazılmış şiirlerden seçtim. bu dizeler bile hayata ve yerleşik kurallara ilişkin bir yadsımayı, reddetmeyi içeriyor. Bu bağlamda Çolak’ın sıraladığı kişisel bilgileri bırakın bireysellik olarak görmeyi daha ileri gidip kimi şeyleri yıkma olarak anlanabilir. Hatta şiirlerindeki ironinin yıkma talebine vurgusunu sağlamlaştırdığını söyleyebilirim.

Kaldı ki, Özger’in toplumsallığını, şiirinin toplumsal özelliklerini bireyliğinin içinde aramak daha doğru olur. Başka bir deyişle söz konusu olan bireyliğin izin verdiği ölçüde bir toplumsallıktır. Üstelik sözü edilen toplumsallığı Özger’in bireyliği oluşturur, biçimlendirir. Bu haliyle 60’ların ikinci yarısında 70’lerin başında yazılan şiirden tabii ayrıdır. Apayrı bir yerden yazılır ve ayrı bir yerde durur. Dönemin politik ve ideolojik olarak biçimlendirdiği anonim “biz” söylemi Özger’in şiirindeki kendiliğini ortadan kaldırmaz. O “biz” söylemi içinde bile bireyliğin belirgin olarak önde durduğunu görürüz. Hatta şiirlerindeki “biz”i “ben”e ya da yalnız bireye dönüştürdüğümüzde kendiliğin yazdıklarındaki yoğun etkisini kolayca saptarız.

Özger’in şiiri bireyliğini rahatlıkla bireycilik olarak anlamamıza izin verir. Bireyci bir şiir yazdığını “biz”e rağmen bunun böyle olduğunu söylemek mümkündür. Yaşadıklarından yola çıkarak da hayatına ilişkin de benzer bir iddiada bulunulabilir. Ne var ki böyle bir kesinlemede bulunurken bireycilikten anladığımızı ortaya koymak durumundayız. Oysa görünüşe bakılırsa Özger’in insan olarak yaradılışı, yüreği, doğallığı, sağlık sorunları, duyarlığı, cinsel tercihi, toplum dışına çıkması ve bunları yazdıklarında içselleştirmesi bir biçimde bireye ilişkin olmaktan çıkarılıyor. Bireysel özellikler olarak anlanmıyor. Sol tandanslı egemenlikçi yaklaşım kimileri için bundan başkasına izin vermiyor. Böyle olduğu için de Özger’in “solcu” olması bireyliğinin ya da bireyciliğinin açımlanmasına yetmiyor. Kaldı ki “birey” diye bir bağlamı olmayanın bu tavrında anlaşılır bulunmayacak hiçbir şey yok!

Oysa günümüzde yazılan birey eksenli şiirin kaynakları arasına Özger’in şiiri rahatlıkla alınabilir. Hatta Özger’in hayatının da benzer bir noktada olduğu tekrarla söylenebilir. Nedense Özger’in şiirinin ve hayatının bu yanı bir biçimde görülmüyor. Bu tavrın oldukça basit bir açıklaması var. Özger’in yazdığı şiiri politik olanın içine oturtma ve orda ele alma tavrı buna yol açıyor. Buradaki politik olan vurgusu ise şiire ilişkin olmaktan çok başka bir politikliktir. Böylesi bir bakış açısı ise Özger’in şiirinin yoğun politik vurgusunu başka bir şey haline getirir.

Politikliğin şiirde büründüğü biçim kuşkusuz şiire özgüdür. Bu politiklik ise şiirin doğası gereği eşitsizlik ilişkilerini reddeder, karşısında yer alır. Özger’in şiirine burdan baktığımızda ise dönemin politik ve ideolojik biçimlenmesini karşımıza alırız. Dönemin ona kazandırdığı isyan duygusu her anlamda verili olana yöneliktir. Başka bir deyişle dönemin politikliği muhalif özelliklerine rağmen birey söz konusu olduğunda eşitsizliğin parçalarından biri haline gelir. Birey karşısında muhaliflik muhafazakarlığa ve tutuculuğa dönüşür. Bireyliği toplum gibi yok edilmesi gereken kötülük olarak anlar. İşte, Özger’in şiirlerini yukarıda belirtmeye çalıştığım değerlendirmelere muhatap eden de bu eşitsizlikçi egemen tavırdır.

İkinci Yeni’den sonra 1960’larda yazılan şiir içinde Özger’in şiiri bireylik anlamında İkinci Yeni’den daha ileridedir. İkinci Yeni bir birey şiiri olmasına rağmen yaklaşım olarak şiirde Özger’in şiirine benzer bir biçimde bireysel değildir. İkinci Yeni bireysel özellikleri ağır basan bir şiirdir ama bireyle fazla ilgili de değildir. Bireyin yadsımacı tavrı pek fazla kendini ifade etme imkanını bulamaz. Birey olma tam anlamıyla topluma ve verili olana karşılık olarak belirmez. İkinci Yeni’nin anlattığı birey deyim yerindeyse hayatın içinde kendi halindedir ama kendi halinde olmanın nedenleri ve niçinleriyle pek ilgili değildir. Kendi halinde olmak toplum karşısında bir yadsıma olarak belirmez.

Bundan dolayıdır ki Özger’in şiiri İkinci Yeni’nin belirginleştirdiği birey olgusundan farklı olarak yadsıma ve yıkma temelinde bireyliği bütün anlam ve bağlamlarıyla içerir. Denebilirse Özger’in bireyi, birey olarak şiir yazanın kendisi hayatta ve şiirde kendi gerçekleştirmenin telaşı ve heyecanı içindedir. Bu yüzden de şiiri şiddet yüklüdür. Bu noktada hayat ve şiirin kendisi Özger’in kendini gerçekleştirme hatta oluşturma alanıdır.

Ortodoks bakış açılarının şiirlerine yönelik ihtiyatlı ve ayırıcı tavrı onun bu yanını geride bırakmaya ve unutturmaya yöneliktir. Kaldı ki, yazdığı şiirleri yeniden tasnif etme, ayırma tavrı ile şiirlerin Özger tarafından dergilere daha önceden gönderilip gönderilmediği gibisinden sorular bu çabanın geldiği noktayı gösterir. Ne yazık ki, bu tür yaklaşım biçimleri şiire ve şiir eleştirisine uzak ama verili politiklikten güç alan eleştirinin yerine verili politikliği koyan basmakalıp bir tavırdır. Arkaplanında ise bireyi toplum nezdinde ortadan kaldırma hiç olmazsa görmezden gelmenin ortodoks zihniyet dünyası vardır. Bu yaklaşımsa eşitsizlikçi olduğu kadar otoriter ve hiyerarşiktir.
Oysa söylenecek olan baştan bellidir. Arkadaş Zekai Özger hayatında olduğu kadar yazdığı şiirde de sözcüğün tam anlamıyla bireycidir. Yazdıklarında bütün “kötülüğüyle”, duygu ve düşünceleriyle, duyarlıklarıyla hatta cinsel eğilimleriyle birey olarak kendisi vardır. Şiirinin buna rağmen içerdiği toplumsallık ise dönemin politik ve ideolojik olarak baskısının sonucudur. Buna rağmen şiirinin içerdiği toplumsallık dönemin şiirinden farklı bir yerde durur. Başka bir deyişle Özger politiklikten, şiirdeki politiklikten başka bir şey anlar. Bunun da kaynağında yine bireyliği vardır. Bireyliği bir biçimde onun eylemi söyleyen bir şiir yazmasını engeller. Çünkü birey olanın toplumsal bağlamları bile bireyliğini temel alır. Bu yüzdendir ki Arkadaş Zeki Özger’in şiiri aradan geçen otuz yıla rağmen hâlâ tereddütler yaşanarak değerlendirme konusu yapılan bir şiirdir.

Şiirine ilişkin yazıların neredeyse hepsi baştan beri belirtmeye çalıştığım noktadan hareket etmektedir. Bu hareket noktası ise Özger’in şiirini anlamaya hiçbir biçimde izin vermez. Günümüz sol edebiyat dünyası bireye ilişkin tavrını yadsımadığı sürece de bireyin ilişkin bu yok sayıcı tutum şiire ilişkin değerlendirmeleri geri bir noktada tutmayı her halükarda başaracaktır. Bireyciliğin eşitlik ve özgürlük talebi bireysel olduğu kadar toplumsaldır. Bireyin müdahalelerden ve engellemelerden uzak dünyası bireyin özgür olduğu dünyadır. Bireyin bu tavrı tarih boyunca hep kötülük olarak algılana gelmiştir.

Henry David Thoreau’nun “İlkin insan, sonra teba olmamız gerekir diye düşünüyorum. (...) Haklı gördüğüm tek yükümlülük, doğru bildiğim şeyi istediğim zaman yapmaktır.”(agy) demesinin bireyde uyandırdığı istek ve arzuları yaşamanın ve onları talep etmenin yalnızca bireye özgü bir talep olduğu kanısındayım. Önce “teba” sonra “insan” olanların dünyasında ise Arkadaş Zekai Özger’i ve yazdığı şiiri anlamak ve bunu beklemek ise ancak ham hayal olabilir. Ne yazık ki daha uzun zaman Özger’in “ve acemi bir militanım/hüzne yalnızlığa yakın” demesinin anlamı üstünde cesaretle ve ısrarla durma şansımız yok gibi görünüyor. Ne var ki, hiçbir tavır Özger’in birey olduğu gerçeğinin üstünü örtmeyi başaramıyor.
“yalnızım. bunu hep söylüyorum/ yalnızım. bunu hep söylüyorum” dizeleri bireyin günümüzde de yaşamakta olduğu derin yalnızlığın görülmemesi, duyulmaması karşısında bireyin can havliyle attığı çığlığından başka bir şey değildir. Ne var ki, Özger’in attığı çığlığı kendisinden başka duyan, kendisinden başka ses veren hiç olmamış. Hâlâ ona ilişkin anılarını yazmakla yetinen, en yakın arkadaşlarına rağmen böyle bu.

(Bu yazı http://www.mevsimsiz.net adresinden alınmıştır)
kültür güncesi
 
Reklam
 
gündelik yaşamın kent güncesi
 
Hayat bir sahnedir
Sanat hayatın başka bir yorumudur.İnsanın insanı insanca kavradığı bir dünya sunar önümüze..
 
yeni dönemde daha zengin bir içerikle sitemiz güncellenecektir. Sitemizde sizlerin de yazılarının yer alması için yenibirsehir@hotmail.com adresine yazılarınızı bekliyoruz.
 
 
Bugün 1 ziyaretçi (11 klik) burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=