Okunması Gerekenler


 
 

Gündüz Vassaf/
TARİHİ YARGILIYORUM

Dünyanın neresinde, ne zaman doğmuşsak doğalım, annelerimiz, babalarımız, dinlerimiz, devletlerimiz bize bir geçmiş giydiriyor. Onlar giydirdikçe biz de ha babam giyiniyoruz. Çoğumuz, geçmişin elbiselerini günümüz terzilerinin dikmesini yadırgamadan kabullenmekle kalmayıp, elbiselerimizi bedenimizden ayırt bile edemiyoruz.

Tarihimize nasıl baktığımızı gözden geçirdiğim bu kitapta kendimizi yargılamamızı yargılıyorum. Tarihimize bakıp “Biz buyuz,” diye sunulanları sorguluyorum.

Asırlardır sürdürdüğümüz alışkanlıklarımızdan kurtulup, tarihten özgürleşip, kendimize farklı bakmaya başlamamızla, nereden gelip nereye gittiğimizin serüveninde, yaşadığımız tarihin de yolunu değiştirebiliriz.














'Zaman Kaybolmaz' okuyucuyla buluştu

'Zaman Kaybolmaz' okuyucuyla buluştu

Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın yaşamı ve anılarını aktardığı ‘Zaman Kaybolmaz’, İş Bankası Kültür Yayınları’nın Nehir Söyleşileri dizisince yayımlandı.



Hayat “gemi” mi bilmiyorum; “gemicilik” olduğu gerçektir. Yaşandıkça ve akılda tutuldukça daha iyi seyrüsefer ederiz.

Herkes kendi talihinin mimarıdır.

Yaşadıkları, an be an insanı oluşturur ve arkasında bıraktıkları, farkına varmadan önüne geçer.

Kader, gaipten yayılmaz. İnsan, kaderini kendi yazar.

[İlber Ortaylı]


“Zaman” kavramıyla iç içe yaşayan biri zamanı nasıl değerlendirir? Ortaylı zamanın kaybolduğuna inanmıyor “Zamanın kaybolmuşu yoktur. Yaşanan her şey, -müspet, menfi- bizi inşa eder. Yalnız bizi değil, bizden sonraki kuşakları da... Yaşadıklarımızı ‘anında’ belki en iyi şekilde inşa edemeyiz. Ama, onları ‘değerlendirdiğimiz’ vakit; gelecek daha ‘emin’ olur”…

Mümkün olsa “aynı anda”, her yerde ve bütün zamanlarda birden yaşamaya istek duyacak kadar bir merak adamı olan İlber Ortaylı “Zaman Kaybolmaz”da Kırım’da başlayan ve tarihle iç içe geçen yaşamını anlatıyor. İlber Ortaylı’nın özel tarihi, birbirinden “tamamen habersizce” Kırım topraklarında yaşayan Şefika Hanım ve Kemal Bey’in; İkinci Dünya Savaşı cehenneminde ve yine tamamen farklı ve uzun serüvenlerle Kırım’dan kopup, Avrupa’ya gelmesi ve (Kırım’da değil de) Avusturya’da tanışarak evlenmesi ile başlıyor ...Ve nelerden ve nerelerden geçmiyor ki?..

“Aslında tarihçilik, sanattır. Bir ilmi tarafı vardır. Ondan sonra ‘ilmin üstünde’ bir tarafı gelir” diyen Ortaylı, uzmanlığı olan tarih dışında da birçok konuyla ilgilendi. İlk yazıları tiyatro eleştirileri oldu ve tiyatro hep yoğun bir ilgi alanı olarak kaldı. “Hafıza”, ona göre bir tarihçide bulunması gereken en temel vasıflardan biri oldu. “Hafızası iyi olmayan ve hafıza eğitimi görmeyen birinin tarihçi olması mümkün değildir” diyor Ortaylı...


Zaman Kaybolmaz
-İlber Ortaylı Kitabı-
Söyleşi: Nilgün Uysal
İş Bankası Kültür Yayınları, 626 sf.
Dizi: Nehir Söyleşileri 
(
www.ilberortaylı.com'dan)



Yedi Kapılı Kırk Oda

<em>Yedi Kapılı Kırk Oda</em>

 

Murathan Mungan'ın 18 Ekim 2007'de Metis Yayınları tarafından yayımlanan yeni kitabında yedi öykü yer alıyor: "Dumrul ile Azrail", "Kan Kalesi", "Robenson ile Cruose", "Mavisakal", "Hamlet ile Hitler", "Wagner Körfezi", "Güvercin Gömleği".

"Dumrul ile Azrail", daha önce "7 Mühür" kutusu içinde tek bir kitap olarak yer almış; "Hamlet ile Hitler" ve "Kan Kalesi" adlı öykülerse, gelecek kitapların haberciliğini yapan ve tek baskılık özel bir toplamdan oluşan Elli Parça içinde yayımlanmışlardı.

Kitabın kapağında, Türk resminin büyük ustası Mehmet Güleryüz'ün bu kitap için özel olarak yaptığı bir resim yer almaktadır.

Dağ

<em>Dağ</em>

 

Murathan Mungan'ın 2005 ile 2007 arasında seçilmiş bir bağlam ve akraba izlekler çevresinde yazdığı şiirlerden oluşan Dağ adlı kitabı 2007 Aralık'ının ilk haftasında kitapçı vitrinleri ve raflarındaki yerini aldı.

Mungan'ın bir önceki şiir kitabı Eteğimdeki Taşlar bundan üç yıl önce Aralık 2004'te yayımlanmıştı.

Dağ'ın kapak düzeni, bir önceki şiir kitabında olduğu gibi gene Hakkı Mısırlıoğlu imzasını taşıyor.

2007 yılı boyunca sırayla oyun, sinema yazıları, seçki-tasarım ve öykü türlerinde Kağıt Taş Kumaş, Kullanılmış Biletler, Büyümenin Türkçe Tarihi, Yedi Kapılı Kırk Oda adlı kitapları yayımlanan Murathan Mungan böylelikle yılı bir şiir kitabıyla kapatmış oluyor.

Büyümenin Türkçe Tarihi

Büyümenin Türkçe Tarihi

 

Çocukluğumuzda ya da yeniyetmeliğimizde okuduğumuz bir öykü bazen bizi birkaç yaş birden büyütür. Kimi zaman edebiyat hayattan önce öğretir. Günümüzün on iki yazarı, Türk edebiyatından kendilerini büyüten on iki öykü seçip bu izleği derinleştiren birer deneme yazdılar. Böylelikle her denemeyi bir öykünün izlediği bu özel kitap oluştu. Hem bir seçki niteliğinde, hem de bir bağlam çevresinde oluşturulmuş bir tasarım kitabı olarak da görülüp okunabilir.

Refik Halit Karay, Sait Faik, Orhan Kemal, Ömer Seyfettin, İlhan Tarus, Sabahattin Ali, Vüs'at O. Bener, Osman Şahin, Cihat Burak, Oğuz Atay öyküleri üzerine Füsun Akatlı, Cemil Kavukçu, Ayfer Tunç, Fatih Özgüven, Sema Kaygusuz, Necati Güngör, Sırma Köksal, Hasan Ali Toptaş, Selim İleri, Faruk Duman, Jaklin Çelik ve Nurdan Gürbilek yazdılar.

Murathan Mungan'ın Seçtikleri dizisinin Ressamın İkinci Sözleşmesi, Çocuklar ve Büyükleri, Yazıhane, Kadınlığın 21 Hikayesi, Erkeklerin Hikayeleri'nden sonraki yeni seçki kitabı.

Baba ve Piç

 

9. Basım: Mart 2007 


 
"Kocanızın izni lazım elbette," diye devam etti sekreter, artık cıvıltılı olmayan sesiyle. "Tabii eğer evliyseniz...?"


Odadakilerin meraklı bakışları üzerinde ağırlaştı. Ne var ki Zeliha nın yüzünde ne sıkıntıdan eser vardı ne mahcubiyetten. Bu toplumsal işkenceden keyif alıyor değildi elbette ama içinden bir ses başkalarının fikirlerini ve yargılarını umursamamayı öğütlemişti ona. Ne de olsa fark etmeyecekti sonuç olarak. Son zamanlarda bazı kelimeleri kişisel sözlüğünden çıkarmaya karar vermişti, "utanç" pekâlâ bunlardan biri olabilirdi. Bu kürtaja onay verecek bir koca yoktu ortada. Bu çocuğun bir babası yoktu.


Neyse ki kocanın olmayışı formalitelerde bir avantaja dönüştü. Görünüşe göre kimsenin yazılı iznini almasına gerek yoktu. Bürokratik düzenlemeler, evli çiftlerin bebeklerini kurtarmak için gösterdikleri özeni evlilik dışı doğan bebekler için göstermiyordu anlaşılan. Babasız bir çocuk neticede bir piçti ve İstanbul da bir piç, sallanan bir diş gibi her an düşmeye hazırdı.


Baba ve Piç, İstanbul-San Francisco hattında gidip geliyor: Müslüman-Türk Kazancı ailesiyle Ermeni asıllı Amerikalı Çakmakçıyanların 90 yıla yayılan öyküleri iç içe. Kederli bir geçmişi tamamen unutmak mı daha doğru, geçmiş bilincini beraberinde taşımak mı? Diğer yandan bir kadınlar romanı Baba ve Piç: Erkeklerin apansız ve açıklamasız ölüverdiği, geriye hep kadınların kaldığı bir sülaleden dört kuşak kadının hikâyesi. Anneannelerin, ciciannelerin, teyzelerin hafızalarıyla can bulan bu romanı severek okuyacaksınız. 

 

Orhan Kemal Roman Ödülü Uykuların Doğusu’na


Daha önce Yunus Nadi Roman Ödülü ve Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü de almış olan Hasan Ali Toptaş, 35. Orhan Kemal Ödülü’nün de sahibi oldu.

 

1972 yılından beri, her yıl Orhan Kemal’in öldüğü 2 Haziran günü törenle sahibine verilen ödülün jürisinde bu yıl Tahsin Yücel, Yıldırım Keskin, Osman Şahin, Semih Gümüş, İnci Aral, Adnan Binyazar ve A. Kemali Öğütçü bulunuyordu. Uykuların Doğusu geçtiğimiz yılın en başarılı romanları arasında yer alıyor.

Ödülü kazanan Hasan Ali Toptaş, 1958 yılında Denizli’nin Çal ilçesinde doğdu. İlk öykü kitabı Bir Gülüşün Kimliği 1987'de, ikinci öykü kitabı Yoklar Fısıltısı 1990'da yayımlandı. Ölü Zaman Gezginleri adlı öykü dosyasıyla 1992 yılında Çankaya Belediyesi ile Damar edebiyat dergisinin düzenlediği yarışmada birincilik ödülü aldı. Aynı yıl Sonsuzluğa Nokta adlı yayımlanmamış romanıyla Kültür Bakanlığı'nın düzenlediği yarışmada mansiyon aldı ve kitap Kültür Bakanlığı tarafından yayımlandı.1994'te Gölgesizler adlı yayımlanmamış romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü'nü aldı. Bin Hüzünlü Haz adlı romanı ise 1999 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü'ne değer görüldü.Yazarın ayrıca Yalnızlıklar adlı şiirsel metinlerden oluşan bir kitabı, Kayıp Hayaller Kitabı adlı bir romanı, Ben Bir Gürgen Dalıyım adlı bir çocuk romanı bulunuyor.

Amin Maalouf



Amin Maalouf
1949’da Lübnan’da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı; 1976’dan beri Paris’te yaşıyor. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır.
Çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini yapıtlarında başarıyla işleyen Maalouf, ilk kitabı Les Croisades vues par les Arabes (1983, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri, Telos) ile tanındı ve bu kitabın çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986’da yayımlanan ve aynı yıl Fransız-Arap Dostluk Ödülü’nü kazanan ikinci kitabı (ilk romanı) Léon l’Africain (Afrikalı Leo, YKY) ise bugün bir “klasik” kabul edilmektedir.
Maalouf’un 1988’de yayımlanan ikinci romanı Samarcande da (Semerkant, YKY) coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. Les Jardins de Lumière (1991, Işık Bahçeleri, Telos) ve Le Ier Siècle après Béatrice (1992, Beatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl, Telos) adlı romanlarının ardından, 1993’te yayımlanan romanı Le Rocher de Tanios (Tanios Kayası, YKY) ile Goncourt Ödülü’nü kazanan yazarın, Les Echelles du Levant (Doğunun Limanları, YKY) adlı romanı 1996’da, Les Identités Meurtrières (Ölümcül Kimlikler, YKY) adlı deneme kitabı 1998’de çıktı. Maalouf 2000’de Le Périple de Baldassare yayımladı (Yüzüncü Ad-“Baldassare’nin Yolculuğu”, YKY). Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho’nun bestelediği opera için yazdığı Uzaktan Aşk (2002, YKY) Maalouf’un ilk librettosudur. Origines (Yolların Başlangıcı, 2004) yazarın son çalışmasıdır.

 

 
YKY'DEKİ KİTAPLARI

: Adriana Mater
: Afrikalı Leo
: Arapların Gözünden Haçlı Seferleri
: Béatrice’ten Sonra Birinci Yüzyıl
: Doğunun Limanları
: Işık Bahçeleri
: Ölümcül Kimlikler
: Semerkant
: Tanios Kayası
: Uzaktan Aşk
: Yolların Başlangıcı
: Yüzüncü Ad

99 Yüz / İzdüşümler - Söz Senaryosu/Cemal Süreyya
YKY
   
   
 
   
   
   
   
   

Cemal Süreya'nın 2000'e Doğru dergisinin ilk sayısından başlayarak yazmaya başladığı yazılarının bir araya getirilmesiyle kitaplaştırılan 99 Yüz-İzdüşümler / Söz Senaryosu, şairin bütün yapıtlarını yayımlayan YKY'den çıktı.
Turgut Özal, Türkân Şoray, Süleyman Demirel, Deniz Baykal, Güngör Bayrak, Cihat Burak, İlhan Berk, Murat Belge, Bülent Ersoy, Rasih Nuri İleri, Sezai Karakoç, Uğur Mumcu ilk kez bir "insanlık antolojisinde" bir araya geldiler.


TADIMLIK

Şiir Galaksisinin Hülyalı Şairi

Yoğun arkadaşlıklarda tarih düşmem. ‘İlk’lerin önemi yoktur. Tıpkı Cemal’de olduğu gibi. Aydınlık, güler yüzü, donmuş bir kare gibi hâlâ belleğimde.
Gördüğüm, bürokrata en benzemeyen bürokrat. Elindeki çantada bence teftiş raporlarından, ömür törpüsü dosyalardan çok şiirler, yazılar, çeviri müsveddeleri vardı.
Kızdığını, köpürdüğünü görmedim, ancak gözlerindeki sonbaharı keşfederdim. Konuşurken hep ufukta bir yere bakardı, şiir galaksisinin hareketlerini gözlediğini düşünürdüm. Hülyalı bir bakış.
Şiiri çok severdi. Bir şair için söylenebilecek bu en sıradan söz, Cemal Süreya’da başka bir anlam kazanır bence. Başına konan devlet kuşlarını kovmuş, şiirin korunmasız serçesini baş tacı etmişti.
Konuşması çoğu zaman, ölçüsüz uyaksız mısralar gibiydi. Ya düzyazısı? Şiiri kadar iyi. Zekâsı, satırlarda ironik bir tavırla parlayıverirdi. Onun 99 Yüz’deki tasvirleri, tespitleri, düzyazının kısırdöngüsüne karşılık, imge dünyasına yanaşıyor. 99 Yüz’deki bazı tipleri anlatırken, mensur şiirin kapısını çalmış.
99 Yüz’ün atında ne yazılı? İzdüşümler/Söz Senaryosu.
Gerçekten de 99 Yüz, bir izdüşümler toplamıdır. İzlenimlerin tanıklığıdır. Gördükleriyle, okuduklarıyla, duyumlarıyla, gözlemleriyle oluşturduğu bir tür kimlik kartı. Kimileri bu kartı bir iftihar levhası gibi yanında taşıyacak, kimileri de saklamak için yorgun düşecek.
İyi şair aynı zamanda iyi de bir arkeologdur. Yüze vuranları da görür, dibe çökenleri de.
99 Yüz’de yer alan insanlar hakkında Cemal Süreya’yı okumadan karar vermeyin, yanılgıya düşersiniz.
Mülkiyeli Cemal Süreya, onların siyaset karnesini doldurur, ikmale kalanlar, tard edilenler, hep sınıf birincisi olanlar...
Siyaset dünyasından kişiler ilk kez bir şairin fantastik bakışından, ironik süzgecinden geçiyorlar.
Geriye ne kalıyor? Kimilerinden bizim de yararlanacağımız birikim, kimilerindense birikinti.
Turgut Özal, Süleyman Demirel, Deniz Baykal, Türkân Şoray, Güngör Bayrak, Cihat Burak... İlk kez insanlar antolojisinde bir araya geldiler. Ortak noktaları neydi? Aynı toplumun ürünleri, alanlarının simgeleri olmaları. Onları okurken, prototiplerden yola çıkıp bu toplumun anatomisini çıkarabilir misiniz? Evet. Biraz bilgi, biraz zekâ, biraz sezgi yeter.
99 Yüz’ü yazarken güneş saati kullanmış Cemal Süreya. Kimileri çiğ ışık altında daha çok sırıtıyorlar defolarıyla, kimileriyse günbatımında daha romantik, daha insancıl görünüyorlar. Karanlıkta kalanlara gelince... Hades’e inenlerin de rehberidir.
Sınıfsız bir sınıflamanın önderliğini yapmıştır bu kitabında. Kalem ne libaslara bürünmüştür burada... Karanfil gibi görünür, ısırgan otu gibi dalar, yarayı kendi açar kendi sağaltır, kimseyi ölüme terk etmez. Sevecenlik ise tatlı bir bela gibi kılcal damarlara kadar ulaşır.
Her insanın biyografisi tek bir cümleye indirgenebilir. Bir sözü –ama hayatıyla özdeşleşmiş- bir eylemi onu tanımak için yeterdir.
Bana, Cemal Süreya’nın biyografisini tek cümleyle yaz deseler, şu cümleyle yetinirdim:
“Paris’ten getirdiği Chevrolet arabayı satıp ev alacağına Papirüs dergisini çıkaran adam.”
Yergide ve övgüde aynı ustalığı göstermenin edebi dengesini kurabilmiştir.
Bu kitapta ben de varım, sık sık andığım, yazdığım bir mutluluk kaynağı. Biyografimi isteyenlere söylemişimdir, “Cemal Süreya’nın yazısını alsanıza,” diye. O metni okurken, kuru biyografilerin sığlığında yüzmekten kurtulur, kendimi keşfetmenin zevkini yaşarım.
Cemal Süreya’nın 99 Yüz’deki ironisi bazen zalimliğin sınırlarını zorlar ama zalimliğin bu kadar sevecen olanına rastlamadım desem, doğru bir saptamada bulunmuş olurum.
Okuyacağınız kitapta yazdıkları, kâhin olmayanın kehanetleridir. Portrelerde -bu türe sıkıştırmak doğru mu!- bunca yıl sonra, edebi tadın yanında doğruluk oranının da eksilmediğini fark ederiz.
99 Yüz’de yer alanların çoğunu tanıyorsunuz, sizin de onlar hakkında elbet bir fikriniz, bir görüşünüz var. Birden onları tanıyamadığınızı, üzerlerindeki kabuğu kıramadığınızı, belki de maskeyi çıkaramadığınızı anlayıverirsiniz.
Eski deyimle –Cemal Süreya gibi– nüfuz edemediğinizi itiraftan çekinmeyin. 99 Yüz’de ne okuyacaksınız? Türkiye’nin tarihini, tarih içinde görev üstlenenleri, edebiyattan magazine hayatın bütün renklerini. Yaşarken mumyalaşanlar, tarihin külleri altında yok olanlar.
Portrelerin değişik özellikler taşıyan, bir senfoninin ayrı ölçülerini andıran üslubuna dikkat etmelisiniz. Yer yer bir Yunan trajedisindeki tavır, yer yer fantastik romandan birkaç sayfa, bazan ironiye uğrayıp parodiye giden bir anlayış. Yazma yöntemine gelince... Şiirsel imgelerle çizdiği portreler, fazlalığa tahammül edemezdi, o da yazı stilinde ayıklamayı ön plana çıkarmıştır. Sanki şiir yazar gibi...
Şair Cemal Süreya, düzyazıyı da tasarrufla kullanmıştır. Şiirden edindiği alışkanlıkla. Portrelerin bazısı, donmuş bir fotoğraf karesine hayatiyet kazandıran rötuşçunun maharetidir.
Portreler tek başına bir insanın, fiziki ve ruhi anatomisi değildir. Toplumsal bir katmanın da varlığı sezilir.
99 Yüz’ün bazı bölümleri mensur şiirdir dedim. Neden? Cemal Süreya, vapurdan iner, Sirkeci’den Yeni Edebiyat’ın Altın Kitaplar’daki yönetim yerine, sonraları Hürriyet Gösteri’ye gelir, yolda gördüklerini, rastladığı olayları, kişileri anlatırdı. Dudaklarından dökülenler bir şairin dağınık notları, şiire dönüştürülmeyi bekleyen ham mısralardı adeta.
Bu yüzlere Cemal Süreya’yı eklesem ne yapardım? Onun yüz tasvirlerine neler eklerdim... Yazının bütünlüğünü bozsa da araya girerek, bunları zenginleştirmeliyim. Devletin tepesinde olmakla şiirin tepesinde olmanın bağdaşmayacağını ama gene de onda bir sentez parodisine dönüştüğünü belirtirdim. Hayatından küçük notlarla bunu süslerdim.
Cemal Süreya insanın yüzüne nasıl bakardı? Hep onu düşünürüm. Sevgiyle, bazen içinden geçen hüznün yüzüne akseden haliyle.
İnişli çıkışlı, engebeli insan ilişkileri görünürdü dostluk grafiğinde. Alıngan, kırılgan, kin tutmayan, çıkarsız, ivazsız garazsız bir dost. Yok, araya düştüğüm portre notları bitmedi... Yokuş yorgunuyken gelip de yayınevinde oturuşunu. Gözlerinden belli olan kızgınlığını. İhmal edildiği duygusuna kapıldığındaki tedirginliğini. İnandıklarındaki inatçılığını, bağışlamaktaki hercai gönüllüğünü. Bölüşülen kalabalık gecelerin anlatılmadıkça artan güzelliğini. Bir yediveren güle benzeyen imzasını. Her şeye direndiğini, sadece şiire teslim olduğunu. Taşıdığı şiir flamasının üstünde yalnız kendi isminin değil, başka şairlerin adının da bulunduğunu, gizli bir Zümrüdüanka olduğunu yakın dostları hâlâ sevgiyle hatırlar.
Şairliğin alçakgönüllülük olduğunu acaba kaç kişiye öğretebildi?
Hangi dergiyi yönettiysem, hangi projeye başladıysam, Cemal Süreya’yla her zaman birlikteydim. Çünkü onun edebiyat gustosuna her projemde ihtiyaç duyardım.
99 Yüz. Acımasızlığın bile şiirselleştiği üslubuyla günah çıkarma kulübesinde yargılayan ve bağışlayan bir papazın halidir. Dil lezzeti, Türkçenin doyulmaz güzelliği, üslup denilen okuru yazara bağlayan zamkın gücü. Hepsi bir arada.

Doğan Hızlan
Eylül 2004

Murathan Mungan "Kadından Kentler"i Anlatıyor

"Size kadın olarak 'ekonomik özgürlüğünü kazanman, bireyselleşmen gerekiyor' deniliyor. Öte yandan hem geleneksel aile yapısı içerisinde varlığını sürdüreceksin, hem birey olmaya başladığında, aslında bu kadınlara ait bir yarılma başlıyor."

Demokrat radyo - İzmir

14 Nisan 2008, Pazartesi

 

 

Yazar Murathan Mungan, Anadolu’da 16 kentte geçen kadın öykülerinden oluşan "Kadından Kentler" kitabının tanıtımı için cumartesi (12 Nisan) İzmir’deydi. 16 kenti dolaşarak okurlarıyla buluşmayı amaçlayan Yazar Mungan, uzun yolculuğuna da, Kadından Kentler'in ilk öyküsünün geçtiği İzmir’den başladı.  Etkinlik yolculuğu, kitaptaki gibi 16. kent olan İstanbul’da Esenler otogarında sona erecek.

Neden bu karakterler ve bu kentler?

Benim her hikaye kitabım, bir tema üstüne kurulur. Bir tema seçer ve temanın etrafında örüntülerim. Kıstırılmış ya da sıkıştırılmış iki kadının karşılaşması esası üstüne kurulu bütün öyküler. Bu öykülerin bir yerinde bu karşılaşmadan kimi zaman biri kimi zaman her ikisi yaşamlarının bundan sonrası için gerekli olan bir bilgiyle çıkarlar. Bu kimi zaman bir bilinç ışımasıdır, bir aydınlanma anıdır. Kimi zaman bir hayat bilgisinin doğrulanmasıdır. Kimi zamanda eşik atlamadır. İlk üç öykü biçimlendiği anda bunun böyle bir şey olacağını düşünmüştüm. Yüksek Topuklar romanı sırasında biriktirdiğim, kullanmadığım, aklımdan geçen malzemelerin yığılmış olmasının da getirdiği bir imkân sahasıydı.

Kentlere nasıl karar verdiniz?

Biz anonim bir kültürde yaşıyoruz. Ve bu toptancı kültür birey ile geneli figür ile aidiyeti sürekli eşleştirerek okuyor. "Kayserili, Diyarbakırlı ya da Samsunlu bir kadın nasıl olur?" diye okunsun istemedim. Mümkün olduğu kadar İstanbul aksı üzerinden, İstanbul ile taşra karşılaştırması üzerinden, kimi zaman taşraya gitmiş, kimi zaman oralı ama başka yerde yaşamış, kimi zaman orada öğretmenlik yaparken yaşamayı seçmiş ve kent ile kadın arasında birebir aidiyet ilişkisi kuramadım. Biz de polisi kötü gösteremezsin, savcıya adaletsizlik yaptıramazsın, bu tür kitabın temasının dışında budalaca tartışmalar zeminine girmesin istedim. Öte yandan, Türkiye’nin kuzey, doğu, güney, batısından bir takım kentler olsun istedim. Bir de seçimlerinde, örneğin; Diyarbakır’ı anlatıyorsam, oğlu dağda bir anne, ya da kocasını kaybetmiş bir genç gelin, bir gerilla kız, daha çabuk akla gelen, daha çok gazete ve dergi malzemesi olabilecekti. O alanın dışına çıkmak istedim.

Kitap aynı zamanda bu karşılaştırma esası üzerine kurulu olduğu için bir noktadan sonra okurda karşılaşmalar beklentisi yaratsın ve oradan sıçramalar oluşsun istedim.Her öykü kitabımda olduğu gibi bir mimari proje gibi.

Kadın kimliğinin ve kentlerin, Türkiye’nin dönüşümünde önemli iki gösterge olduğunu düşünüyorum. Kentler çok hızlı değişiyor. Çoğu zaman insanlar yaşadıkları kentleri tanımıyor. Örneğin, Nurhayat, kendin varoşlarından, sahil şeridine ilk defa inmiş, overlokçu, yengesinden kopamayan bir kız. Diğer öykülerde de var; yaşadığı kentlere yabancılaşmış ya da bir takım kentlerin altını kazdığınız zaman Rumlardan, Ermenilerden kalma evler görüyorsunuz. Bu coğrafyanın başka bir topografyası da var.

Hâlâ kadın kimliği Türkiye’de bir politika nesnesi. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki kıyafet devriminde erkekler boyunlarına bir kravat bağladılar, takım elbise giydiler ve sorunu çözdüler. Ama türbana varana kadar kadın kimliğinin nasıl giyineceği, nasıl görüneceği tartışılıyor. Türbanda da kadın kimliği bir nesne, pornografide de bir nesne. Kitap bunlardan birebir söz etmiyor. Kimi zaman iş düşümleri kimi zaman ışık gölge oyunları olarak var. Çünkü bu bir hikaye kitabı, bir sosyoloji kitabı değil. Benim bunlardan söz etme nedenim ise, bütün bu hassasiyetlere sahip bir yazarın kitabı olduğunu söylemek için. Kentler sadece dekoratif anlamda da yoklar. Kayserili Fikret Hanım’ın kılıç artığı olması bir işarettir. Ya da Diyarbakır’da karşılaşan iki kadının, ikisinin de Türkiye’nin batısından gelmiş figürler olması da bir işarettir. Ama onlardan biri Diyarbakır’ın Türkiye’nin vicdanı olduğunu söyler. Yani coğrafya ile kimlikler arasında bir kısa anlarla ilerleyen bir yapı kurmaya çalıştım ve istedim ki bu öyküler kitapta bitse bile okuyanların kafasında hayatta karşılaşacaklarıyla çoğalsın. Kitap okurda kendinin tanıklıkları, kendinin hikâyeleri ile devam etsin.

Kitabın hazırlanışına ilişkin bir sorum var. Ben, İstanbul’dan bakılarak, bir Trabzon ya da bir Diyarbakır öyküsü yazılamayacağını düşünüyorum. Siz, anlattığınız bu kentleri gördünüz mü, havasını, kültürünü soludunuz mu?

Sanınız bir edebiyat sanısı değil, aslında bir yanılgı. Dünya şiirinin belki de en önemli şairlerinden biri [Arthur] Rimbaud’dur. Hayatında hiç deniz ve gemi görmeden yazdığı Sarhoş Gemi dünya edebiyatının temel klasiklerinden biri sayılır. Böyle bakıldığında bu bir gazetecinin röportaj yaparken ki tutumu değildir. Sizin bu kanınız, aynı zamanda, ben öyleyim diye demiyorum, sakın yanlış anlaşılmasın, yaratıcının dehasını, yaratıcılık eylemini fazla tanımamaktan ileri geliyor olabilir. Bu ne zaman bir açık haline gelebilir. O kenti, anlatma iddiasında olduğunuz zaman. Diyelim ki, Diyarbakır’ı hiç görmemişsiniz ama Diyarbakır’ın tarihi, geçmişi ya da şimdisini yazıyorsunuz. Her zaman yaratıcının yaratacağı kaynaklarla mekânlar arasında bir ilişki kurması gerektiğini düşünürüm. Yalnız, diyelim ki, Esenler otogarını ben yazdıktan sonra tekrar gittim Esenler’e baktım. Yazmadan gitmedim. Kimi, birebir fizik yanlışlar vardır. Onu birebir yazar olarak yapmamak gerekiyor. Dürbünün henüz bulunmadığı bir zamanda dürbün kullanıyorsanız, ne yaratıcılıkla açıklanır ne de deha ile. Sorunuz bağlamında şunu söyleyebilirim; benim hikâyelerim için gereken kısım kadar kentleri çok iyi çalıştım. Giysileri, yemekleri, gelenekleri, bazı binaları, bazı kimi bilgileri. Bu öyküler, o kentlerin ruhunu, geçmişini anlatma esası üzerine kurulmuyor. Bir taşra atmosferi yaratma esası üzerine kuruluyor. Bu kentlerin bir kısmını biliyorum, bir kısmını bilmiyorum. Bildiğim ile bilmediğim arasında öykülerin kendi iç dengeleri… Bunun ölçüsü nedir diyeceksiniz. Bunun ölçüsü her zaman çok iyi aşçıların, bir sözü vardır; el kararı, göz kararı diye. Yılların deneyimiyle ellerinin bildiği bir şeydir. Mesela Diyarbakır hakkında çok şey biliyorum. Bunu okura yüklemeye hakkın yok. Bir yazar dersini çok iyi çalışmalı ama bütün okumalarını, araştırmalarını okurla ortak adisyona dönüştürmemeli, hesabı beraber ödeyelim olmaz. Okura, hikayenin gerektiğini kadarını vereceksiniz.

Kitap, kentler ile İstanbul aksıdır, diyorsunuz…

Bütün taşra yıllardır İstanbul’u seyrediyor. Türk sineması İstanbul dışına çıkmadı. Türk edebiyatı İstanbul dışına çok geç çıktı. Şimdi de, Türkiye televizyonda yine İstanbul’u seyrediyor. İstanbul’u fethetmek, İstanbul’u ele geçirmek gibi, çok şiir de vardır. İsterse siyasi bir söylem olsun, isterse ezik bir türkücünün feryadı olsun. Hep bir İstanbul özlemi vardır. Türkiye’de hükümetler hep politikalarını İstanbul üstüne kurdular. İstanbul ayrı bir ülke, Anadolu ayrı bir ülke oldu.
Bu kitapta kadınların İstanbul ile kurduğum ilişkisi ile Esenler otogarında bitirmekle bu anlamda bunları düşündüren bir aks, bir gelgit de yaratmaya çalıştım.

Kadınlar neden yalnız ve mutsuz öykülerde?

Kadınlar mutsuz mu bilmiyorum ama Türkiye’de geleneksel toplum modelinin dışına çıkmaya başladığınızda bir tür yalnızlıkla bedellendiriliyorsunuz. Size kadın olarak ekonomik özgürlüğünü kazanman, bireyselleşmen gerekiyor deniliyor. Öte yandan hem geleneksel aile yapısı içerisinde varlığını sürdüreceksin, hem hayatını kazanacaksın, akıllı olacaksın, kimlik kazanmaya, birey olmaya başladığında aslında bu kadınlara ait bir yarılma başlıyor. Erkeklere ait bir sorun da bu. Geleneksel toplumsal sistemler modern çağın gerekleri ve kimlikleriyle örtüşmüyor. Kitapta kadın olmaktan çok, “olmak” meselesi var.

Bunun üzerinde sıkça durduğunuz hissediliyor.

Erkek olmanın bedelleri de ağır. Kitapta erkekleri hep geride tuttum. Kadın problemini erkek zulmü ile açıklama kolaycılığına yaslanmadım. Kitapta, bir iki kahramanın kocalarının iyi olması, neyi değiştiriyor. Bu bireylerin tek tek iyi olmasıyla başarılabilecek bir sorun değil. Özel mülkiyete, aileye ve devlete dayanan toplumsal sistemin temelindeki sıkıntının, gerginliğin, bizim yaşamlarımıza düşmüş izdüşümleri vardır diye düşünen birinin kitabı. Bu yüzden olmak tabii ki çok güç. Kitapta kimi sıkışık, kıstırılmış haller, kimi ümitsiz durumlar vardır ama kitap bana ümitsiz bir kitap olarak gelmiyor. Aksine bir şey öğrenmek, öğrenmeye açık olmak, eşik atlamak, yola devam etmektir. Başka çözümlerin, başka olasılıkların var olabildiğine inanmaktır. Diyelim ki, Meltem… Meltem nasıl bir eşik atlıyor. Kendiyle ve yaşamıyla barışıyor. Kanaat Turizmin Değerleri Yolcuları öyküsünde belki de son cümle olmasa, Meltem’i başka bir çözümsüzlükte bırakmış olurdum. Ama onu İstanbul’da bekleyen bir Tamer olması, onun hayata yeniden başlama gücü bulduğunu gösterdi. Nitekim Levent’in elini artık farklı sıkıyor olması, başka bir barışıklığı getiriyor.

Modellerde ben ümit verdin vermedin noktalarına takılmadım. Sanatın işinin bu olmadığını bilirim.

Ben insanların içlerinin kaldırma gücünü çok önemserim. İnsanlara üç günlük vaatlerle, şu olursa, şu toplumsal model ile geçersek, sen de bunu yaparsan mesele hallolur gibi son kullanma tarihi çabuk geçecek olan reçetelere değil, sen bir kere öğrenmeye, anlamaya açık olmak, kendisini başkası yerine koymaya, başka hayatları anlamaya açık olmak ve onun ötesinde, iç gücünü, dayanma gücünü, alılmama gücünü…

Neden bu kadar önemsiyorsunuz bunu?

İçinden yaşadığımız çağda, biraz hisseden ve düşünen insanların mutsuzluğunu temel nedenlerinden bir tanesi enformasyon fazlalığıdır. Bütün dünyanın bilgisi altında eziliyoruz. Hisseden, akıllı insanlar için sadece televizyon seyretmek bile umutsuzluk kaynağı artık. Enformasyon fazlalığının altında vazgeçmek, yaşama küsmek her şey mümkün. Bütün bunlara rağmen bir kaldırma gücüyle, içimiz nasırlaşmadan kanıksamadan bir yola çıkmak, sadece edebiyatın, sanatın yapacağı şey değil. Bizim insan modellenmelerimizde iç gücümüze çok önem vermeliyiz. Nasırlaşmadan, kanıksamadan.

Bu tanımladığınız ortamda insan dayanma gücünü nasıl bulacak?

Ben de okurlarımla beraber arıyorum diyeceğim ama yuvarlık bir yanıt olacak bu da. Öncelikle, yaşama sevinci, yaşama tutunma, devam ettirme, yaşama sürekliliğini kazandırma inadı, inancını önemsiyorum. Benim anladığım sanat biraz bunun için. Yani sorunların saklanması, gizlenmesi için değil. Bütün bunların aslında algısal alanı politikadır. Dünyayı politika değiştirir. Politika derken Türkiye’de yapılan gündelik politikayı kastetmiyorum.

Kadınları anlatmayı neden tercih ediyorsunuz. İyi bir edebiyat nesnesi mi?

Kadınların daha zengin, daha renkli bir iç dünyaları olduğunu düşünüyorum. Dönüşüm ve değişimle, kadın kimliği arasında daha doğrudan bir ilişki var. Bir de ben kadınları seviyorum. Kendi yaşamımda da kadına ve çocuğa şiddet, tecavüz, hayvanlara saldırı, benim en fazla canımı yakan şeylerdir. Bu durumda hissettiğim öfke ve isyan, çocukluğumdan beri bana çok tanıdık gelir. Azınlıklarla kurduğum ilişki de öyledir. Mesela Mardin’de büyürken, Süryanilere yapılan herhangi bir şeyden çok fazla rahatsız olurdum. Bu bir duyarlılık noktası.

Kadın dönüşüme daha açık. Erkek kimliği daha çok vazgeçmelerle oluşuyor. İç dünyasından, duyarlılıklarından vazgeçiyor. Erkekler de bir kayıpla erkek oluyorlar. Kaba feminiz söylemlerinde bunu görüyorum. Mesela kadın topluma, kadın olmanın imtihanını vermek zorunda değil. En fazla anne olup olmadığına bakıyorlar. Ama erkek, 12 yaşındayken bir topluma erkek olduğunu ispatlamak zorunda. Eski eril aile törenlerinin, modern karşılıkları da var günümüzde. Gözyaşı ile kurduğu ilişki bile erkekten alınmış, orada da bir kaybı var. Sistem bir tek cinsi sakatlamıyor ki.
Bir politika söylemi içinde bakacak olursak, dünyada itiraz ettiğim şeylerden bir tanesi de, bu erkek egemen söylem ve toplum içerisinde kadının konumlandırılışı. Dolayısıyla bu duyarlılığa sahip biri olarak benim bu malzemelere uğramamam söz konusu değil.

Bir de yazar olarak sahip olduğumu düşündüğüm iyi özelliklerim var. İyi bir gözlemciyimdir, öyle de söylüyorlar. Sürekli öğrenmek, gelişmek, takip etmek. Hem dünyaya bakışımla ilgili, hem de işimin içinden de bakıyorum.
Bir de ben aynı şeyleri yapmayı sevmiyorum. Şimdi bir oyun hazırlıyorum. 8 kadın öyküsü göreceksiniz sahnede. Hem buruk hem de güldüren öyküler.

Tema üstüne kurulu dediniz kitap için. Okurdan ne bekliyorsunuz bu kitap için?

Türkiye’de çok alışılmadık bir beklenti bu ama tema üstünden okusunlar. Yani bu kitabı hangi temayı seçmişse onun dışına çıkmayı tercih etmiyor kitap. Bir karşılaşma anı üstüne kurulu. Bir başkası çıkar, yine karşılaşma üssüne 10 tane başka bir öykü yazar. Bir kitap bütün dünyayı almaz içine. Biraz da kitapta kurulan ilişki konusunda bizim kültürel eğitimimizin zayıf olduğunu düşünüyorum. Mesela, Almanya’da Fransa’da okurun sormadığı kimi sorularla Türkiye’de karşılaşıyorsun. “Kitap nasıl okunur” kadar basit bir cümlenin arkasında kültürel boşluklar var.

Esenler Otogarı, Türkiye manzarası olarak sunuluyor son öyküde. Peki, siz, bugünkü Türkiye manzarasında ne görüyorsunuz?

Türkiye’nin politika yapma konusunda kendi iç dinamiklerini kaybettiğini düşünüyorum. Türkiye’de politika artık dünya dinamikleriyle yapılma durumuna geldi. Açık ve net olan bir şey var; Türkiye’de şu anda biten şeyin politika olduğunu düşünüyorum. Politika bittiği için bu sorunları bu şekilde çözemeyeceğimi düşünüyorum. (EZÖ/TK)

* Mungan'ın kitabında yer alan 16 kent şöyle: İzmir, Adana, Trabzon, Bursa, Samsun, Amasya, Ankara, Sinop, Afyon, Kırşehir, Erzurum, Diyarbakır, Kayseri, Gümüşhane, Mersin, İstanbul (Esenler Otogarı).

 

 

kültür güncesi
 
Reklam
 
gündelik yaşamın kent güncesi
 
Hayat bir sahnedir
Sanat hayatın başka bir yorumudur.İnsanın insanı insanca kavradığı bir dünya sunar önümüze..
 
yeni dönemde daha zengin bir içerikle sitemiz güncellenecektir. Sitemizde sizlerin de yazılarının yer alması için yenibirsehir@hotmail.com adresine yazılarınızı bekliyoruz.
 
 
Bugün 1 ziyaretçi (4 klik) burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=