Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde Eleştiri ve Müdahale/Ahmet Antmen

SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ'NDE ELEŞTİRİ VE MÜDAHALE/Ahmet ANTMEN

Kaynak: mevsimsiz.net

Saatleri Ayarlama Enstitüsü batıl inançların ti’ye alınmasından bilimin ve teknolojinin hükümranlık oluşturmasının eleştirisine; mikro ve makro ölçekte Türkiye’de geleneksel-modern çatışmasından kapitalist üretim ilişkilerinin yabancılaştırıcı etkisine; tutkunun metalaştırılma sürecinden zaman kavramının irdelenmesine kadar pek çok izleksel katmandan oluşur. Bu katmanların kendi içlerinde ve katmanlar arasındaki geçişlerde şiirsel bir dil ve dolayısıyla gerilimli bir anlatım üslubu vardır. 

 
     Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanının
yukarıda sıralanan izleklerin bütününü kapsaması kadar önemli olan bir diğer yanı gerçekliğe çeşitli açılardan yaptığı, çok renkli bakış denemeleridir. Toplumsal sorunları bireysel ölçekteki; bireysel sorunlarıysa toplumsal ölçekteki bağlantılarıyla irdeler. Yani tümdengelimi de, tümevarımı da kullanır. Bunlara bir dönemin toplumsal kimlik bunalımına, batıl inançlara ve bilimin kutsallaştırılmasına yönelen ironik anlatım ile alakâsız görülen olayları birbirleriyle ilintilendirirken anolojinin kullanımını da eklersek, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün hem içerik hem de biçim yönünden modern romanın esaslı bir örneği olduğunu görürüz*.
 
 
1.      Tutkunun Metalaştırılması
 
     Saatleri Ayarlama Enstitüsü ‘nün katmanlarından birisi, romanın birinci tekil şahsı Hayri İkdal’in saat tutkusu ve bunun üzerinden gerçekleşen olaylarla örgütlenir. O, saatçilikteki ustası Nuri Efendi’nin şu sözlerinin peşinden gider: “ Cenab-ı Hak insanı kendi sureti üzere yarattı. İnsan da saati kendine benzer icat etti... İnsan, saatini arkasına bırakmamalıdır. Nasıl ki, Allah insanı bırakırsa her şey mahvolur!... Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır.”[1] Nuri Efendi’nin Hayri İkdal’e bıraktığı saat tutkusudur. Hani ‘şiirin peşindeki yaşam’ denir ya şairin yaşamı için, Hayri İkdal’in yaşamı da ‘saatin peşindeki yaşamdır’. Onun dizeleri akreple yelkovanın sürekli hareketidir; ritmiyse saat tik takları. Kapitalist ilişkiler ağının yerleştirilmeye çalışıldığı bir dönemden tutkunun metalaştırılmasına ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi bir kurumun kurulmasına giden süreç, temelini bu noktadan alır. Bu tutkunun kapitalistçedeki dillendiricisi Halit Ayarcıysa şöyle der: “ Ayarı bozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz. Çıldırtıcı bir kayıp...Çalışmamızdan, hayatımızdan, asıl ekonomimiz olan zamandan kayıp... İşte biz onun sayesinde bu kaybın önüne geçeceğiz. İşte enstitümüzün faydalı tarafı...”[2] Mesai saatlerinin yorgunluğuna, sosyal hayata yabancılaşıp tekdüze bir yaşama yönelişin tohumlarının atılmaya nasıl başlandığını sergiler, Tanpınar. Bu romanın gerçekçi niteliği içsel vurgularından rahatlıkla çıkarılabiliyor. Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi bir kurumun cismen ortaya çıkışı liberalizmin ‘görünmeyen elinin’ açığa çıkartılmasının bir yolu değil mi? Vakit nakittir, aşk nakittir, edebiyat nakittir...Saatleri Ayarlama Enstitüsü, varlığını sürdürmekte olan yaşamsal bir gerçektir. Cümlenin gizli öznesi gibidir. Albert Camus’un Yabancı karakterindeki, Baudelaire’in meslek denilen kategorileri bayağı insanlara bırakırkenki vurgusu nereye çıkar? Halit Ayarcı’yla -dönemin genç, iş bitirici
burjuvazisini sembolize eden kişiyle- kurduğu ilişkinin bir sonucu olarak Hayri İkdal, kitaplaştırır kendi saat felsefesini. Artık görüşleri pazara sürülmüş birer metadır. Harry Potter kitapları, bardakları, filmleri... Ya da Vietnam Savaşı’nda ABD askerlerinin Vietnamlı direnişçilere gösterdikleri propaganda filmleri... Nehrin kaynağını dağ başında aramaya gerek yok. Keşke, olsaydı. Bu kitabı yayımladıktan sonra şöyle sorar Hayri İkdal: “ Bu, acaba ustama bir ihanet midir?” Acaba?
 
 
2.      Dönem Eleştirisi
 
     Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün bir dönemin özetini; hatta bir dönemin ve geleceğinin özetini verdiği söylenebilir. Yukarıdaki ‘acaba’ sorusuna bir yanıt verir mi bilmem; ama bence Abdulsselam Bey’in evini anlattığı şu pasajda cumhuriyetin ilk dönemlerinin; idealleri, umutları sarsmasını ve sömürü mekanizmalarıyla entegrasyona yönelmesini çok iyi sembolleştirir. Herkesin ilk göz ağrısı, herkesin yıkıntıların üstünden umutlarını bağladığı ‘çocuk’tu yeni rejim. “ Abdulselam Bey, içinde hiçbir çocuğun doğmadığı, büyümediği bu odaya “çocukların odası” adını vermiş ve garibi şu ki bu ad tutmuştu da. Belki de bu adın sihri yüzünden bu odaya garip bir hava sinmişti. Yavaş yavaş herkes evin kaybolmuş hayatının bu odada toplandığına inanmıştı. Orası birikmiş ayrılıkların, üst üste yığılmış ölümlerin, hatıra ve unutulmaların odasıydı. Yaşayanlar bile orada kendi çocukluklarının, ilk gençliklerinin ölümünü seyrediyorlardı.”[3]
 
     Bağımsızlık kazanmış bir ulusun coşkusunun, hayallerinin; umudunu bağladığı hayallerinin nasıl bir anda yıkıldığı daha iyi nasıl anlatılabilir? Kaybolan neydi; ya da daha doğrusu ne değildi? Kalkınmacılık mı, eşitlik özlemleri mi, sosyal hayatın gelişkinleşeceğine yönelik umutlar mı? Silahla kovduğumuzu, kapıdan buyur etmedik mi? Sadece, fiziksel varlıklarını değil, kültürel hegemonyalarını, ekonomik egemenliklerini, siyasal belirlenimlerini buyur etmedik mi? Metalaştırılmayan tutku para etmiyor; metalaşansa tutku olmuyor.
 
     Cimri-bencil halanın ölümü Osmanlı’nın çözülüşüyle özdeşleştirilebilir. Ya hortlaması? Burada da Tanpınar, umutları toz buhar olanları şu pasajla anlatır: “Birkaç saat evvel cennetteki mekânına gönderdiğini sandığı huysuz ve hasis kardeşini böyle sırtında kefen, karşısında görür görmez, adamcağızın korkudan, şaşkınlıktan âdeta dili tutulmuştu... Aralarında hiçbir karşılıklı konuşma olmadı. Halam yalnız, ‘Aldıklarının hepsini çıkart!’ dedi.  
     Babam:
     -Hoş geldin kardeşim...diye bir şeyler kekelemek istedi ve titreyen elleriyle ceplerine, koynuna doldurduklarının hepsini teker teker çıkardı(...)Bütün aldıklarını hattâ fazlasıyla vermişti. Fazlasıyla, çünkü istikbal için beslenen ümidi dahi oracığa bırakmıştı.”[4]
 
     Öte dünyaya gönderildiği, nur içinde yattığı düşünülen; dönüş biletini almış, sınırlardaki kontrollerden geçmiş, uyumlulaştırılmış ve halkı umudundan etmişti. Eski biçimler yeni sisteme uyum sağlamakta, yeni yapı da uyumlulaşan eski biçimlere kucak açmaktadır: “Mutlak barış taraftarları ne derlerse desinler, bu düşmanlık hiç de ayırıcı bir şey olmadı. Bilakis o zamana kadar birbirine zıtmış gibi ayrı kutuplarda yaşayan, yahut ayrı ayrı mevcut olmakla kalan iki şey para ve halam, bu düşmanlık yüzünden birleştiler.”[5] Eski biçim tüketim kültürü kalıplarına uyum sağlıyordu.
 
 
3.      Eski Biçimlerin Uyumu ve Batıl İnanç Eleştirisi  
 
          Batıl inançların eleştirisi, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde Seyit Lûtfullah karakteri üzerinden şekillenir. Seyit Lûtfullah, yıkıntıların arasında yaşayan, gizemli, halk tarafından erdemine inanılan biridir: “ O büyük bir ruh ve idealistti. Hayatta “hep”i elde etmek için “hiç”in kısır çölünde yaşamayı tercih etmişti.” Fakat, ne o ne de halkın ona olan inancı saftı. Seyit Lûtfullah, gizli ve kutsi sevgilisi Aselban’ın vücuda ereceği günü beklemektedir. Kendisini toplumsal gözde değerli kılan ve kendisinin de bu değerden istifade etmesini sağlayan defineyi getirecektir ona.
 
       Romandan aktaracağım şu bölüm Seyit Lûtfullah üzerinden batıl inançlara yöneltilen eleştirinin ironik dile gelişidir. Aşağıda aktarılacak olay 31 Mart Vakıası’nın hemen ardından gerçekleşmiştir. Yani İttihat ve Terakki döneminde. Zaten romana genel bir bakış, Cumhuriyet dönemiyle İttihat Terakki döneminin bir kopuş diyalektiğinde değil; fakat birbirlerinin uzantısı olarak değerlendirildiklerini gösterir. Yani, cumhuriyete geçiş, devrimsel değil evrimsel bir geçiş olarak işlenmiştir.
 
“ Ortalığın gittikçe karıştığını, İslam âlemini tehdit eden maddi ve manevi tehlikeleri, iyice sayıp döktükten sonra bu işlerin böyle gidemeyeceğini, bunlara son verecek Mehdi’nin gelmesinin yaklaştığını söylemiş ve vaazın nihayetinde son müjdeyi de vererek, “O Mehdi benim!” demişti. ‘O Mehdi benim, fakat daha huruc etmedim. Fakat yakında edeceğim. O zaman hepiniz etrafımda olacaksınız’(...)Bereket versin ki, esrarın dalgası geçtikten sonra, bilhassa ilk soruşturmada daha sarih konuşmak imkânını buldu(...)Böylece asıl kabahatlinin şimdilik hiçbir hükûmet ve zabıta kuvveti tarafından ele geçirilmesi imkânı olmayan huddamı ‘Abdazah’ olduğu tespit edilince...”[6]
 
Dilin tokatları dinci gericiliğe inerken onunla mücadele iddiasındaki uzlaşmacı aydınlanmacıları da ıska geçmiyor. Esrarı çeken herkesin ‘ben Mehdiyim’ deyip ortaya çıkmasının önünde durmak, duman olmak için esrar çekmesine gerek olmayanlardan bekleniyor. Suçlu bulundu işte; huysuz ve hain huddam Abdazah. Yani örtbas. Bugünün dinci gericileri ve siyasal iktidarlar arasındaki ilişkiye ışık tutuyor sanırım. Suçlu; Abdazah.
 
 

4.      Yarı Aydının ve Pozitivizmin Eleştirisi

 
Bundan,  pozitivizm eleştirisine geçer. Ve yine aynı temelde saldırır; herhangi bir düşünce biçiminin dogmatikleştirilmesi temelinde. Viyana’da eğitim görmüş, psikanalizci Dr. Ramiz’le başlar eleştirisine. Bir içki sofrasında yaptığı gevezeliğin, kendisini mahkemelere oradan da tımarhaneye götüreceğini bilemezdi elbet, Hayri İkdal. Bu süreci kendisi, şöyle anlatır: “...Lüzumsuz yere konuştum. Ağzımdan bir kelime çıktı. Onun etrafında bir masal uydurdular. Mahvıma kadar gittiler. Ben maalesef  kendim başladığım bir yalanın kurbanıyım. Bunu nasıl yaptım? Niçin yaptım? Bilmiyorum. Fakat bu iş böyle...Bir gevezelik...Başka bir şey değil. Belki burada bütün insanlıkla birleşiyorum. Hepimiz kendi masallarımızın kurbanıyız. Fakat,benimki başka türlü oldu. Karımın, çocuklarımın hayatında, kendi hayatımda onun cezasını çekiyorum...Anla beni! Bana insanlar yüklendiler, başka bir şey yok ortada.”[7]
Tabii ki, doktor anlayış göstermeyecektir hastasına. Bu sürecin bir yanlış anlamalar zinciri olduğunu umursamayacaktır. O, kendisine bir deney nesnesi bulmuştur. Karşısındakini bir insan, iletişim kurulacak, canlı, toplumsal bir organizma olarak göremez. O, kendi bilgilerini uygulayabileceği bir örnek bulmuştur. Hayri İkdal’ın dilinden şöyle özetlenir bu durum: “ İnsan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz.”[8] Bu noktada, bu iletişim yitişi, toplumsal bir saptamaya dönüşür. Halka rağmen halk için’in halkı ileri çekme sorumluluğu olarak görülmekten çıkıp, çoban-sürü ilişkisine dönüşmesini eleştirir.
 
Tanpınar bu noktada kendinden sonra Adorno ve Horkheimer’ın Aydınlanmanın Diyalektiği’nde savundukları görüşlerin habercisi olur. Engels’in aydınlanma için burjuva aklın ilahileştirilmiş diktası derken kastettiği de hemen hemen budur: “Daha o gün doktor Ramiz’in bu tedavi sistemine(psikanalize), hastası çıkınca tatbik edilecek bir usulden ziyade bütün dünyayı ıslah edecek tek vasıta, ancak dinlerde görülen o tek kurtuluş yolu gibi baktığını anladım. Ona göre bu yeni ilim her şeydi.”[9]  Hep halkı yargılamaya alışık, aydın olma iddiasındaki zümre şimdi halk tarafından yargılanmaktaydı. Bu yargılama Dr. Ramiz’le de sonlanmıyor. Çeşitli cemiyet ve kıraathanelerde toplanıp oyunlar oynayıp, derin(!) sohbetlere giren bu zümre, kitabın değişik yerlerinde Hayri İkdal’in dilinden alaycı bir üslupla anlatılıyor. İşte birkaç örnek:
“ ...Hiçbir mesele yoktu ki eninde sonunda bir kaçış, bir kurtulma vesilesi olmasın...Burada her şey biraz afyon, biraz uyku ilacıydı.
      Şüphesiz işin içine menfaat girince her şey değişiyordu ve menfaat bu kahvede hiç de ikinci derece de kalan bir şey değildi.”[10]
“ Böyle cemiyetler, daha ziyade beraberce yalan söyleyip, beraberce hoşça vakit geçirip aldanmak isteyen insanların işidir.”[11]
“..Bunun dışında, hakikaten yeni bir fikir ve meselesi olanların sözü ilk defalar sadece nezaket ve biraz da tecessüs yüzünden dinlenirdi ve daima uyanık olan muhit muhayyilesi onu şakaya en müsait tarafından yakalayana, yahut kendi seviyesine indirene kadar öyle kalırdı(...) Zaten bu cins ciddî şeylerden bahsedenler, hususi bir isim altında tanınırlardı. Onlar Nizamıâlemcilerdi. Dünyayı düzeltme zahmetini üzerine alan bu aristokratların altında daha geniş bir tabakaya “Esafil-i Şark adı verilmişti...  ”[12]
Bu sonuncu alıntıdaki sınıflandırma kitapta sürüyor. İlkel, incelik yoksunu bir gurup  olarak Şiş Taifesi ve bu taifenin sayıca fazlılığa nedeniyle bölümlenmesinin ürünü olan Yarı Şiş Taifesi.
 
      Dini dogmatizmin, boş inancın yerine bilime tapınmanın ve pragmatizmin hakim olduğu sergileniyor bu satırlarda ve aynı zamanda, dünyayı dönüştürme uğraşının kendileri için ancak bir zahmet olabileceği lafazan yarı aydın “taife”.
 
      Kapitalizm, metafiziğin ve gizemciliğin zırhlarını bürünmeden ya da onları kendi açılımlarında, hamlelerinde bir meşruluk sağlama aracı olarak kullanmadan varlığını sürdüremez. Ya da belli şeyleri, örtmeden kutsiyet örtüsüyle. Malûmunuz belli meslekler, açık edemezler kimliklerini. Ya da hangi tecavüz sanığına sorarsanız sorun, karşıdaki gönlüyle yapmıştır yaptığını.
 
      Bu kutsiyet-sömürü-kapitalizm bağlantısı, kitapta yine ilginç bir bireysel olay üzerinden farklı şekilde anlatılır. Yeni türeme burjuvazinin sembolü olan Halit Ayarcı, halkı ve onun saflığını sembolize eden Hayri İkdal’in güvenini kazanmıştır. Ona, para-iş-ev..sağlıyordur ne de olsa. Ham dolsun. Gericiliği ve halkın dini inançlarını sömürmeyi sembolize eden, mehdi adayı Seyit Lûtfullah’ın şuna benzer bir ulvi bildirimi vardır; adlarımız, talihlerimize tesir eder. Hayri İkdal, eşi Pakize’nin de isteği üzerine, kızına Halide ismini verir. Çocuğun gün be gün Halit Ayarcı’ya benzediğini gören Hayri İkdal Seyit Lûtfullah efendinin ilmine bir kez daha hürmet eder. Başka bir isim verseydim, ona bu kadar benzemezdi, diye düşünür. Çocuk gün be gün Halit Ayarcı’ya, yani burjuvaziye benzemekte olan gelecektir. Fakat, bir çocuk neden kendi babasına değil de başka bir adama benzemektedir gün be gün. Gün be gün. Çünkü, kapitalizm aldatır. O halde, dinciliği sembolize eden Seyit Lûtfullah neyi bildirmektedir?
 
 
5.      Bürokrasi Eleştirisi Olarak Saatleri Ayarlama Enstitüsü
 
Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün kuruluşu ve ondan sonra gelişen olaylar kitabın katmanlarından bir diğerine; yani bürokrasi eleştirisi katmanına yol açar. Kurumun ilk kuruluşunda personel alım aşaması toplumumuza yerleşmeye başlayan çıkarcılığı ve bu çıkarcılığın ilişkilerde belirleyen konumuna gelişini gözler önüne serer: “ Enstitünün açıldığı günlerde akraba ve tanıdık azlığı yüzünden geçirdiğim telâşın hakikaten çocukça bir şey olduğunu daha ilk ayda öğrendim. Meğer ne kadar hısım ve akrabam varmış. Hele mektep ve mahalle arkadaşlarımın hatırşinaslığı, vefakârlığı her türlü tahminimin üstündeydi. Namzet defterinin bana ait hanesi dolmuş taşmıştı.”
 
Sonrasında enstitü, işlevsiz bir kurum olarak yerleşir, büyür. Saatleme Bankası gibi yan ve Yelkovanları Ayarlama Dairesi gibi alt kuruluşlarla zenginleşti. Ve kapitalizmin lafta üretimine uyum sağladı. Devlet nişanları ve mücevherlerle donandı enstitü.  Sonrasında, işimizi yaptık; ama’larla dolu bir günceydi yazılan. Saatler ayarlanamamıştı; ama kâr mekanizması oturtulmuştu. Artık işe yararlık değil; paraydı peşinden koşulan. Yabacılaşacak bir toplumun tohumları atılıyordu. Esasa ulaşamasak da; esasımsılara para dökebilirdik pekâla: “ – Saatleri Ayarlama Enstitüsü şimdiye kadar vaat ettiği her şeyi yaptı, diyordu. Vakıa, şehrin saatleri, ne de hususî saatler hâlâ gerektiği gibi muntazam işlemiyor. Fakat insanlarımız sık sık saate bakmağa ve vakti ölçmeye alıştılar, köylerimize tamamıyla saati sokamazsak bile saat zevkini soktuk. Bugün bir milyon köylü çocuğun kolunda bizim sattığımız oyuncak saatler var! Bu demektir ki büyüdükleri zaman Saatleme Bankamızın gösterdiği kolaylıklar sayesinde hepsi birer saat sahibi olacak(...) Saat süsünü kadınlarda bilezik şeklinden çıkarttık. Alelumum mücevher süslere tatbik ettik. Bilhassa bizim icadımız olan saatli jartiyerler bütün dünyada rağbet kazandı(...)Halbuki şimdi İstanbul’da böyle saatli jartiyerler taşıyan binlerce hanım var. Dünyanın en zarif hareketiyle yolda eteklerini kaldırıp saatlerine bakıyorlar...”[13] İşte, tükettirme ve kâr yollarının tespiti. İşte, gereksiz kaynak kullanımının örneği. İş olanağı çıktığında hısım, akraba olanlar; jartiyerlerinde saat taşıyıp ortalıkta ona bakanlar. Hem görmemişin oğlu olmuş sözünü çağrıştırıyor; hem de cinselliğin metalaştırılma sürecinin bir minyatürünü çıkarıyor. Bu mantıkdışılık, ülke içinde sonlanmıyor elbet. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, uluslararası sömürü mekanizmalarını da alaya alıyor. Ve emperyalistlerin ulusal olma iddiasındaki burjuvaziyle çıkar ilişkilerine de değiniyor: “ Milletlerarası Saat Tröstü’nün büyük yardımına mazhar olan Saatleme Bankamızın himmetiyle kurduğumuz kooperatifle de Saat Evleri dediğimiz personelimize mahsus mahalleyi vücuda getirmiştik.” [14] 
 
 
6.      Sonuca Gelmedik Ama Sonuç Gibi
 
Sonuca gelmedik diyorum; çünkü sonuca bu kitabı okuyuşunuzun bilmem kaçıncı seferinde yine de varamamış olacaksınız. Ama, yakınlaşmak sizin de bu şölene ortak olmanızdan geçiyor.
 
Saatleri Ayarlama Enstitüsü bir dönemin fotoğrafını çekmiyor. Bir dönemin bireysel ve toplumsal yaşantılarını, birbirleriyle ilişkileri içinde diyalektik ve şiirsel bir kavrayışla aktarıyor. Modernizmin bütün olanaklarından faydalanıyor Ahmet Hamdi Tanpınar. Bir durum anlatısından çok, bir durumun deviniminin sembollerle, imgelerle, ironiyle aktarıldığı tarihsel bir kavrayış egemen romana. Ama, bizi katharsise ulaştırma amacını da gütmüyor. Çıkarsamaları okura bırakıyor. Gösterdiğini bir de uzun uzun açıklamaya girişmiyor. Bu da, okuyana bir yorum zenginliği olanağı veriyor. Tıpkı Albert Camus’un Vebası gibi. Bürokrasisiyle, siyasal-ekonomik düzeniyle, insan ilişkileriyle, tüccar-dinci gerici-yarı aydın ilişkileriyle bütünsel bir düzen eleştirisine dönüşen Saatleri Ayarlama Enstitüsü Türkiye’de modern romanın önemli örneklerinden biri. Yazının başlarında –acaba- sorusuyla bitirmiştim bir bölümü. Kitaba da en büyük borcum bu oluyor herhalde. Hayatın bütünsel sorgulamasına yönelik pek çok soru aldım ondan. Sanırım, herkes alacaktır. Yanıt farklı da olsa, duyarlılıklar ve kuşkular örtüşecektir büyük oranda.
 
Sonuca gelmedik diyorum; çünkü kitabın kendisi bir durumun başlangıcı ve sonlanması üzerine kurulu değil. Bu çıkar ilişkilerinin, yabancılaşmanın, sömürü mekanizmalarının, tutkunun metalaştırılmasının ilahi bir durum olmadığı açık. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün kendisinden de çıkartabileceğimiz gibi, bu ancak dinlere ya da inançları sömürü ve baskı aracı olarak kullanan burjuvaziye özgü bir düşünce biçimi olabilir.
 
Geleceğin insanda olduğunun bilinciyle; yazımı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün son bölümüne verdiği isimle bitirmek istiyorum:
“ Her mevsimin bir sonu vardır.” 
 
 
 

Dipnotlar

1. Saatleri Ayarlama Enstitüsü s.31, Dergâh Yayınları -Eylül 2000, 8.Basım
2. a.g.e, s.35
3. s.85
4. s.64
5. s.67
6. S.70
7. s.108
8. s.109
9. s.99
10. s.132
11. s.150
12. s.128
13. s.346-7
14. s.344


* Bu arada, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün elimdeki baskısı Dergâh Yayınları’ndan çıkan 8. Basımı. Basım tarihi Eylül 2000. Bu kitabı okumayı arzu eden dostlarımıza, kitabı bu veya daha önceki baskılarından okumalarını tavsiye ederim.
[1] Saatleri Ayarlama Enstitüsü s.31, Dergâh Yayınları -Eylül 2000, 8.Basım
[2] a.g.e, s.35
[3] s.85
[4] s.64
[5] s.67
[6] S.70
[7] s.108
[8] s.109
[9] s.99
[10] s.132
[11] s.150
[12] s.128
[13] s.346-7
[14] s.344
kültür güncesi
 
Reklam
 
gündelik yaşamın kent güncesi
 
Hayat bir sahnedir
Sanat hayatın başka bir yorumudur.İnsanın insanı insanca kavradığı bir dünya sunar önümüze..
 
yeni dönemde daha zengin bir içerikle sitemiz güncellenecektir. Sitemizde sizlerin de yazılarının yer alması için yenibirsehir@hotmail.com adresine yazılarınızı bekliyoruz.
 
 
Bugün 1 ziyaretçi (48 klik) burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=