Tanpınar'ın Günlükleri Üzerine (yeni)

Tanpınar'ın günlükleri nasıl okunmalı?

Prof. Dr. İnci Enginün ve Prof. Dr. Zeynep Kerman, Mehmet Nuri Yardım'ın günlükler üzerine sorularını yanıtlarken, Tanpınar'ın günlüklerinin hangi gözle okunması gerektiğini işaret ettiler.

Tanpınar'ın günlükleri nasıl okunmalı?

Mehmet Nuri Yardım'ın röportajı

YARDIM: Tanpınar’la Baş başa isimli eser belli ki çok yoğun ve emek mahsulü bir çalışmanın ardından ortaya çıktı. Günlüklerin size tesliminden kitabın ortaya çıkışına kadar geçen mâcerayı özetle anlatabilir misiniz lütfen?

ENGİNÜN: Bunu çok anlattık. Önsözde de açıkladık.

KERMAN: Önsözde de açıkladığımız gibi, rahmetli Prof. Dr. Mehmet Kaplan, bu defterleri 1982 yılında İnci Hanım’la bana verdi. Birkaç sayfayı okuyup bize dikte ettirdikten sonra, “gerisini siz halledersiniz” dedi. Biz önce ayrı ayrı, vakit buldukça payımıza düşenleri okumaya çalıştık. Ancak, yoğun ders ve idarecilik görevlerimiz dolayısıyla, uzun yıllar defterler üzerinde sürekli çalışamadık. İkimizin de emekli oluşundan sonra çalışma hız kazandı. Başlangıçta okumakta çok zorlandık. Her geri dönüşte, adeta yeniden keşfeder gibi, kelime ve cümleleri söktük. Payımıza düşenleri az çok tamamladıktan sonra, karşılıklı okumaya başladık. Okuyamadığımız kısımları bilgisayarda büyüterek, küçülterek, üzerinde düşünerek, metnin akışı içinde mânalandırarak elinizdeki kitabı oluşturduk. Tanpınar’ın bahsettiği pek çok sanatçıyı, internetten, çeşitli ansiklopedilerden aradık ve bulduk. Her halledilen mesele şevkimizi arttırdı.

YARDIM: Ahmet Hamdi Tanpınar, “Tanpınar’la Baş başa” isimli hazırladığınız günlüklerinde sürekli olarak parasızlıktan söz ediyor. İhtiyaçlar, sıkıntılar, borçlar… Bir yerde “Yarabbim, yarın, yarın kurtulacak mıyım borçlarımdan? Yoksa çanak elimde yine dilenmeğe mi çıkacağım?” (s. 137) diyor. Normalde çalışan, maaş sahibi olan bir insan olduğu halde Tanpınar’ın bu maddi sıkıntısını neye bağlayabiliriz? Sadece ailesine yardım etme ihtiyacından mı kaynaklanıyor, yoksa aslında kendisinin “müsrif”liğinden de söz edilebilir mi?


ENGİNÜN: Herkesin masrafı kendine göre. Bir kere ipin ucu kaçınca, bir daha toparlanamaz. Tanpınar’ın dramı da orada başlıyor, sanırım.


KERMAN- Düzenli bir ev ve aile hayatının olmaması bence en büyük etken. Belki de bu yüzden, yakın akrabalarının (ablası, eniştesi, yeğeni, erkek kardeşi) hiç bitmeyen isteklerini yerine getirmek istiyor hemen her gece bir yerlere gidiyor, sık sık dışarıda yemek yiyor. Bunlar takdir edersiniz ki, bir memurun bütçesinde önemli gedikler açar. Ayrıca, parayla oyun oynuyor ve çoğu zaman da kaybediyor. Bence, “müsrif”ten ziyade hesabını bilmeyen bir insan. Eskilerin tabiriyle ayağını yorganına göre uzatmasını bilmiyor.

YARDIM: Kitap boyunca Tanpınar herkese kızıyor, hatta hakaret ediyor. Eleştirmediği kişi yok neredeyse. Eserde yüzlerce kişinin adı geçiyor ve herkes nasibince bu tezvirlerden payını alıyor. Hatta ona dostluk gösteren bir çok kişi de (Meselâ Ali Nihat Tarlan) bu paylamalarla karşılaşmışlardır. Yahya Kemal, Peyami Safa, Mehmet Kaplan, Ömer Faruk Akün ve daha bir çok ismi acımasızca eleştiriyor. Sadece bir iki kişi eleştiri oklarına hedef olmuyor. Tanpınar’ın herkese bu kadar karşı olmasının temelinde ne yatıyor? Niçin herkes hakkında bu kadar menfi düşünüyor?

ENGİNÜN: Tanpınar’ın “ekşimişliği” bu şekilde yansıyor. Bir de araştırmak lâzım, kesin olarak tam bilemiyorum, niçin böyle davranmış.

KERMAN: Bu defterlerin “günlük”lerden ibaret olduğunu unutmayalım. Tanpınar da her insan gibi, gündelik olaylardan etkilenir. Günlük hayatımızda, olaylar bizi anında etkiler ve çeşitli tepkiler göstermemize yol açar. Ancak, bir süre sonra, onlar üzerinde daha serin kanlı düşünür ve ona göre davranırız. Bu bakımdan defterlerde şahıslar hakkındaki anlık feveranları, değerlendirmeleri mutlak gibi kabul etmemek gerekir.

YARDIM: Tanpınar’ın kitap boyunca cinsî bir bunalım içinde olduğu gözleniyor. Kadınlara bakışı çok farklı ve tuhaf. Bir yerde onların insan olmamaları gerektiğini bile söylüyor. Romanlarında, hikâyelerinde ve şiirlerinde çok farklı bir Tanpınar’la karşı karşıya okuyucu. Kadına adeta kutsiyet atfedildiği metinleri var yazarın. Bu çelişkiyi siz nasıl yorumluyorsunuz?

ENGİNÜN: Kasdettiğiniz “Kadın insan olmamalıydı.” cümlesi. Tanpınar, şüphesiz ki kadını bir aşk tanrıçası gibi yüceltir. Böylesine yüceltilen kavramın, örneklerini etrafında görünce tanrıçasını kaybetmişe dönüyor. Onun için kadın insan olmamalı derken, bence hiç de haksız değil. Hayalindeki tanrıçayı öldürüyor çevresindeki kadınlar. Tanpınar da aşk da büyük ve değişik çalışmaları gerektiren bir konu.
 KERMAN: Bu sorunuzu İnci Hanım çok güzel cevaplandırmış. Ona ilâve edeceğim bir, iki nokta var: Pek çok romancı, eserlerinde gerçek hayatta yaşamadıkları, fakat arzu ettikleri ideal aşkı ve ulvîleştirdikleri kadınları anlatır. Mehmet Rauf ‘un Eylül’ü ile Tanpınar’ın Huzur’unu hatırlayın.

YARDIM: Sağlık meseleleri de yaşıyor Tanpınar. Hatta bir vehim hâlinde. Ruh çalkantılarının sağlığını da olumsuz yönde etkilemiş olabileceğini düşünüyorum. Ne dersiniz günlüklerinden Tanpınar’ın “evhamlı bir mizac”a sahip olduğu kanaati sizde hâsıl oldu mu?

ENGİNÜN– Birçok hastalığı var. Hastalık, zamanla insanı vehme sürükleyebilir.

KERMAN- Hastalıklarının yanı sıra yalnızlığı, daha doğrusu kalabalık bir çevre içinde olmasına rağmen kendisini son derece yalnız hissetmesi de onu vehimlere sürükleyebilir.

YARDIM: Hep memnuniyetsizlik hâli hâkim günlüklere. Çok bedbin bir aydının günlüklerini okuyoruz. Acaba tabiatında mı var bu ümitsizlik hâli, yoksa şartlar mı onu karamsarlığa itiyor?

ENGİNÜN: Bunu açıkladık sanıyordum. Git gide ekşiyen bir adamın, bir aydının anlık ruh hâlleri. Kendisi de şartların onu zamanla ekşittiğini söyler.

KERMAN: Tanpınar, bir sanatkâr olarak edebî ve estetik değerinin, bir kültür adamı olarak fikrîyatının farkında bir aydın. Ancak arzu ettiği derecede ciddiye alınmadığı, fark edilmediği veya fark edilmek istenmediği kanaatinde. Tabiî ki bu durum onu bedbinliğe sürüklüyor. Bence şartlar onu bedbin bir insan hâline getiriyor.

YARDIM: Eserin 19. sayfasında, “Ömrümün bir hadisesi var ki bahsedilmesinden korkuyorum. Necip de Nihat da bunu yapabilirler: Şantaj.” diyor. Bu hangi mevzu ile alakalı, günlüklerden veya diğer hatıralarından çıkardınız mı acaba? Açıklamak ister misiniz?

ENGİNÜN: Bunu açıklamıştık. Fakat belgelendiredik. Tanpınar kitaplarının birinde “korkmak beklemektir” der. Yani korkusunu bile güzellik planına aktarabilen bir sanatçı.

KERMAN: İnci Hanım’ın da belirttiği gibi belgelendiremediğiz bu olay, 1927 yılında Harbiye’de birkaç gün hapis yatmasıyla ilgili.

YARDIM: Günlükler boyunca romandan (Saatleri Ayarlama Enstitüsü) ve şiirlerinden bahsediyor. Adeta günlüklerle atbaşı gidiyor bu eserleri… Bazı şiirler üzerinde ne kadar uzun süre durduğunu görüyoruz. Meselâ Eşik şiiri vd. Dergilere yazdığı makalelerden de bahsediyor. Özellikle şiirlerini maddi ihtiyaçlarını karşılamak için, olgunlaştıramadan yayımlamak zorunda kaldığını öğreniyoruz. Bu durum sanırım bütün eserleri için söylenemez. Belki özellikle para sıkıntısı çektiği 1953-62’li yıllar arasındaki kitapları için geçerli olabilir diyebilir miyiz?

ENGİNÜN: Elde kesin belgeler olmadan bu tür varsayımlara gitmek zor. 1940’tan sonrasının bir memur için ne kadar zor şartlarda geçtiğini ben kendi hayatımızdan biliyorum. Tanpınar da bir memur. Yazdıklarından ne kadar kazanmıştır ki? O günlerde kitap basıp satanların, yazanlardan daha zengin oldukları kesin. Bunlar da belki matbaacılık tarihiyle ilgilenenlerin açıklayabilecekleri bir konu. Maalesef yazar hep istismar edilmiş. Buna bir de masraflarını eklemek lâzım. En başta kitap satın alması. Okumak onda bir açlık. Parasını sarf ettiği yerlerden biri de bu. Borç girdabına düşenlerin oradan kurtulmaları da pek kolay değil.
Tanpınar, tıpkı Yahya Kemal gibi, eserlerine bir türlü bitmiş gözüyle bakamıyor. Özellikle şiirlerinde. Bir kitabın yeni baskısında birçok değişiklikler yapıyor. Bu çok zor bir işlem. Onu yeniden yazmak gibi. Bütün bunlar onu bezdiriyor. Günlüklerin Tanpınar’ın çalışma şeklini açıkladığı şüphesiz.

KERMAN: İnci Hanım’ın söylediklerine katılıyorum.

YARDIM: Tanpınar günlüklerinden ölümden çok sık söz eder. Sık sık ihtiyarladığını da söyler. Hastalıkları da, ölümü hatırlattıkları için hiç sevmez. Çünkü ölüme hazır değildir, yazacağı eserleri vardır. Romanlarında, hikâyelerinde, şiirlerinde çok daha mütevekkil, mümin ve kadere teslim olmuş bir Tanpınar buluyoruz. Günlüklerde ise genellikle tedirgin, huysuz ve isyankâr bir Tanpınar. Siz bunu nasıl izah ediyorsunuz?

ENGİNÜN: Doğrusu ben eserlerinde kadere teslim olmuş, mütevekkil bir Tanpınar’la karşılaştığızı sanmıyorum. Aslında o kitapların yazılmış olması, isyanın ta kendisidir.

KERMAN: Ölümden, ihtiyarlıktan, hastalıklarından çok sık bahsettiği bir vâkıa. Ancak bence, bunlar çalışma azim ve şevkini kırmıyor, isyana sevk etmiyor, aksine onu kırbaçlıyor. Hiç durmadan projeler üretiyor.

YARDIM: Günlüklerde şiirleri, hikâyeleri ve romanları üzerinde durulmadığını belirtir ve “sükût suikasti”ne bir bakıma kendisinin sebep olduğunu söyler. Burayı biraz açabilir misiniz? Eserleri hakkında suskun kalınmasında Tanpınar’ın ne gibi bir rolü olmuştur?

ENGİNÜN: Hemen hemen Tanpınar hakkındaki yazılarda hep bu ifade tekrarlandı. Bu konunun ciddi bir araştırma sonucu aydınlanabileceğini sanıyorum. Hakkında az yazı çıktığı malum. Başkaları hakkında neler yazılmış. Edebiyat mahfilleri neler, bir yere bağlanmak yazara neler sağlamış. Bunların incelenmesi de lâzım.

KERMAN: Tanpınar’ın eserlerinin hemen hepsini, çıktığı tarihlerde değerlendiren, ölümünden sonra eserini ve hatırasını canlı tutmak için emek sarf edenlerin başında Prof. Dr. Mehmet Kaplan gelir. Tanpınar da bunun farkındadır ve sağlığında çok az çıkan ve ona göre fazla bir değeri olmayan eleştileri de Kaplan Bey’inkilerle mukayese eder ve onun hakkını teslim eder. İçinde bulunduğu çevrenin, onun eserleri hakkında suskun kaldığı bir gerçek. Bu durumun, hayat ve Türk kültür ve tarihi hakkındaki farklı görüşlerinden kaynaklandığı kanaatindeyim.


YARDIM: Tanpınar maddî olarak sıkıntı çekmesine, sağlık bakımından problemler yaşamasına rağmen ne sigarayı, ne içkiyi, ne de kumarı bırakıyor? Bir bakıma kendi kendisini bilerek sıkıntılara atıyor. Acaba burada bir irade zayıflığından söz edilebilir mi?

ENGİNÜN: “Yüzmek” Tanpınar’ın estetiğini ifade eden ve kullandığı kelimelerdendir. Elbette bir tür iradesizlik. Ama Tanpınar’ın bu konuda da söyledikleri hoş. “İradesizliğe benzer bir iradem var” diyor.

KERMAN: Bence bu iradesizlikten çok, yalnızlıktan kaynaklanan itiyatlarından vazgeçememek durumu.

YARDIM: Tanpınar’ın “devlete bağlılığı” kesin. Ama demokrasi konusunda zaafları var. Demokrasinin kesintiye uğramasını neredeyse alkışlıyor. 27 Mayıs darbesinden yana tavrını ortaya koyuyor. Hatta darbenin daha kanlı olmamasına âdeta içerliyor, üzülüyor. Onun bu tavrı, birçok hayranını çok üzdü, şaşırttı. Siz de şaşırdınız mı Tanpınar’ın bu hâline. Bir aydın milletin reyleriyle iktidara gelmiş bir Başbakan’ın ve iki bakanın asılmasına nasıl sevinebilir?

ENGİNÜN: Makalelerini okumuş olanlar için fazla şaşırtıcı değil. Yine de bu noktanın geniş bir şekilde işlenmesi lâzım diye düşünüyorum. Kanlı ihtilâller, biraz Fransız İhtilâli’nin etkisiyle hayal edilmiş olabilir. Yahya Kemal’in de bu konuda ilginç görüşleri var. Bu konuyu siyaset bilimcileri yorumlamalı veya psikiyatristler.

YARDIM: Tanpınar’ın Yahya Kemal düşünceleri çok ilginç. Etkisinde kaldığı tek kişi olan Beyatlı’yı da zaman zaman hırpalıyor, tenkit ediyor. Hem “bizim için çok şey yaptı” diyor, hem de “ufuksuzdu” diyor. Çevresindekileri de hiç beğenmiyor. Tanpınar’ın Yahya Kemal görüşü nedir?

ENGİNÜN: Tanpınar’ın şair Yahya Kemal değerlendirmeleri Yahya Kemal kitabında ve makalelerindedir. Günlükte yazdıkları, kitabı için birtakım yoklayışlardan ibaret. Bu konuda uzun uzadıya düşündüğü, Mehmet Kaplan ile konuştuğu da anlaşılıyor. İnsan Yahya Kemal ise Tanpınar’ın gözünde “büyük, muhacir kuştur.”

KERMAN: Burada da insan Tanpınar ile sanatkâr Tanpınar karşısındayız. Sanatkâr Tanpınar, ustasını Yahya Kemal kitabında ve onun bir bakıma hazırlık aşaması olan makalelerinde, objektif ve ilmî olarak değerlendirir. Daha önce Mektuplar’ında da gördüğümüz gibi insan Yahya Kemal’in zaaflarını, belki de yalnızlıktan dolayı edindiği çevreyi beğenmez.

YARDIM: Tanpınar’ın acaba aydınlardan, yazarlardan, şairlerden beğendiğini, takdir ettiği kaç kişi var? Veya hiç var mı?

 ENGİNÜN: Tanpınar’ın edebiyat tarihi, makaleleri, denemeleri var. Bunlarda geçen kişileri yerli yerine yerleştiren bir aydın o. İnsanların şahıs olarak birbirlerinde uyandırdıkları izlenimle, kültür tarihi içindeki yerleri birbirinden farklıdır. Tanpınar bunu yapabilen bir insan. Ama dost, arkadaş, insan olarak galiba sadece Ahmet Kutsi Tecer’i samimiyetle seviyor. Fakat örnekleri batıdan.

KERMAN: İnci Hanım’a aynen katılıyorum.

YARDIM: Halk Partisi’ne bağlı, İsmet İnönü’ye hayran. Hayranlığı neredeyse İnönü’ye tapınma derecesinde. Ama zaman zaman eleştiriler de yapıyor. Tanpınar’a tipik bir “Halkçı Partili” diyebilir miyiz?

ENGİNÜN: Bir partiye bağlı olmak, İnönü’ye hayran olmak bir suç değil. Ben bir aydında parti bağımlılığını kabulde zorlanıyorum. Tanpınar’ın partiye yönelik eleştirilerini de o açıdan alın. Yakup Kadri de öyle değil midir? Partisine en yoğun eleştirileri yapan bir yazardır.

KERMAN: İnönü’yü çok sevdiği ve takdir ettiği muhakkak. Ancak onun adam yetiştirmemesini partinin ve Türkiye’nin geleceği açısından son derece sakıncalı bulduğu da bir gerçek. Her gerçek aydın gibi Tanpınar da mensup olduğu partiye eleştiriler yapabilen bir insandır. Bu konuda İnci Hanım’ın da belirttiği gibi tek örnek değildir.

YARDIM: Günlüklerde rüyalar da önemli yer tutuyor. Zaman zaman çocukluğuna sığınıyor. Hayatın realitesinden kaçış bir bakıma rüyalarla mümkün herhalde. Eserlerindeki rüyalar, muhayyileler de fazla. Tanpınar hayatın gerçeğini kabul etmemiş gibi görünüyor. Hayatı olduğu gibi benimsememiş, dostlarını, çevresini… Biraz hayal dünyasında yaşıyor adeta. Günlüklerde aslında yalnızlığını da hissediyoruz. Bu yalnızlığı bizi de hüzünlendiriyor. Bu kadar ünlü ve sevilen bir aydının yalnızlığını neye bağlıyorsunuz?

ENGİNÜN: Kaçmak isteyen mutlaka kaçacak bir yer bulur, belki de biz öyle yorumlarız. Rüyaları sipariş üzerine göremediğimize göre, onlara sığınmak pek mümkün değil. Burada rüya yerine hayal demek daha doğru. Sanatçıların çoğunda yalnızlık teması yaygındır. Oktay Rifat, konuşmanın bittiği sahilden söz etmez mi? Yunus, asırlar öncesinde “Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı” dememiş mi? Şairler Yunus’un torunlarıdır. Onlar insanlığın yalnızlığını, abesin ortasındaki boş çırpınışları en çok sezen insanlardır.

Rüyalar ayrı bir konu. Tanpınar eserlerinde olduğu gibi, hayatında da rüyaları önemsiyor ve onlardan korkuyor. Aslında çok da anlamlı. 1961 haziranının sonunda gördüğü bir rüyayı uzun uzun anlatıyor. Mutlu anlarını çocukluk hayallerinde buluyor. Kedinin gözlerinin güzelliğine hayran kalıyor. Fakat rüyanın da etkisinde. Tanpınar da birçok kimse gibi rüyaların gerçekle bağlantısına inanıyor, fakat kendisini buna bütün bütün teslim de etmiyor. Onunla alay da ediyor. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü hatırlarsanız.

KERMAN: Yalnızlık ile kendisini yalnız hissetmek ayrı şeyler. Bence en trajik olanı kalabalık içinde kendisini yalnız hissetmektir. Bunun da mizaç ve karakterle ilgili olduğunu sanıyorum. Bu günlüklerin yazıldığı tarihlerde Tanpınar, bugünkü kadar ünlü ve sevilen bir sanatkâr değildi. Hatta tam tersine fazla ciddiye alınmayan, zaman zaman hor görülen, “kırtıpil” sıfatının yakıştırıldığı bir insandı.

YARDIM: Kitabın bir yerinde “Bir yığın tezat içinde yaşadım” diyor. (s. 334.). Tanpınar’a hayatı ve fikirleriyle tezatların adamı diyebilir miyiz?

ENGİNÜN: Tezat, hayatın içinde olan bir şey, hayatın cazibesini de biraz tezatlara borçluyuz. Tanpınar onlardan düşünce üretebilen bir sanatçı. Ben “hayatı ve fikirleriyle tezatların adamı” türünden de olsa sloganlaştırmaya karşıyım. O değişerek devam edenin, devam ederek değişmenin peşindeydi. Eserlerinin eski ve yeni sayılması, okuyucunun onlarda kendi görüşlerini takip etmesine bağlıydı.

KERMAN: İnsan son derece karmaşık bir varlıktır. Zaman içinde fikren olgunlaşır, zenginleşir ve bunun tabiî neticesi olarak da bazı tezatlara düşebilir. Bu sorunuz bana Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın Edebiyatımızın İçinden adlı eserinin önsözündeki şu cümleyi hatırlattı:

“ … ben okurken yaşadım, yani değiştim. Bu, peşinen, yanılmış olacağımı da kabul etmek demektir”.

YARDIM: Tanpınar’da bir mağduriyet psikolojisi seziliyor. Geniş bir çevresi var. Ressamlar, yazarlar, aydınlar, hatta siyasetçiler… Herkesle her zaman görüşebiliyor. Ama nedense satır aralarında sanki devamlı mağdur olmuş hissi veriyor okuyucuya. Bu psikolojik, marazi bir hâl mi acaba? Yoksa hakikaten Tanpınar mağdur muydu?

ENGİNÜN: Keşke o şahısların günlükleri, hatıraları, mektupları da elimizde olsa da, onların da içyüzlerini, birbirleri hakkındaki düşüncelerini, duygularını bilsek. Kim bilir belki o zaman Tanpınar’ın günlükleri çok masum kalır.

KERMAN: Pek çok sanatkârının gerçek değeri maalesef ölümlerinden bütün dünyada olduğu gibi bizde de sonradan anlaşılmıştır. Bu yüzden gerçek sanatkârların kendilerini mağdur hissetmeleri kadar tabiî bir şey olamaz.

YARDIM: Kitabın muhtelif yerlerinde yakın dostları ve hepimizin tanıdığı meşhur kişiler hakkında “ahmak”, “cahil”, “budala”, “fesatçı”, “hayvan”, “eşek” gibi tabirler kullanıyor. Eseri yayına hazırlarken bunları sansürlemeyi düşündünüz mü?

ENGİNÜN: Demek ki Tanpınar’ın argo ve küfür sözlüğü pek de geniş değilmiş ve bu kitabın okuyucusu da hemen yukarıdaki kelimeleri ağır hakaret olarak algıladı. Acaba Tanpınar’ın kaleminden çıkınca, bunları, hem de en yakınları için kullanmamışlar mıdır?

KERMAN: Bunların günlük yazıldıklarını hatırlatmakta fayda görüyorum. Bunlar yukarıda da belirttiğim gibi, mutlak hükümler değil, an ve durumlar karşısındaki fevrî kelimelerdir.

YARDIM: Peki hiç sansürlediğiniz bölüm var mı? Okunamayan satır ve kelimelerin dışında…

ENGİNÜN: Sansürlemedik ve bunu açıkça da önsözümüzde açıkladık. Sansüre başlandı mı sonu gelmez. O zaman o günlükler Tanpınar’ın değil, bizim yorumumuzun bir çeşitlemesi olurdu. Burada ya hep ya hiç demek zorundaydık. Biz, hayli düşündükten sonra “hep”te karar kıldık. Kitabın hazırlanması çok uzun sürdü. Bu yirmi yıl içinde ne çok plan yaptık, ne çok konuştuk. Yirmi yıl bizim de olgunlaşmamız açısından uzun bir zamandır. Belki okuyucuların da böyle bir olgunlaşma süresine ihtiyaçları var.

KERMAN- Bu konuyu önsözde açıkça belirttik.

YARDIM: Bu kitabın okunmasından sonra gönüllerde taht kurmuş Ahmet Hamdi Tanpınar’ın efsanenin sona erebileceğini, onu sevenlerin azalabileceğini düşündünüz mü?

ENGİNÜN: Tanpınar’ı okumuş ve gerçekten onun üzerinde düşünmüş olanların duygu ve düşüncelerinde bir değişiklik olmaması lâzım. Fâni varlığı artık aramızdan çekilmiş bir yazar. Okuyucu onu alelade, günlük hayatında değil, eserlerinde tanıdı, sevdi veya hoşlanmadı, ama üzerinde düşündü. Tanpınar’ı sevmemiş olan nice insan tanıyoruz. Onun eserlerini hastalıklı bulan kimseler de vardı. Tanpınar uzun bir süre Türkiye’de değişik çevrelerden okuyucuyu kendisine bağlayan bir yazar oldu. Biz onun eserleriyle kurduğu hayatı, düşünce dünyasını, hatta canlandırdığı karakterleri seviyoruz. Ondan yararlanıyoruz. Bunun canlı, aramızda yaşayan bir insanı sevmekten çok farklı olduğunu unutmayalım. Bir yazar, bir düşünür hatta düşmanımız bile olsa, onu sevebiliriz. Aslında ‘sevmek’ kelimesini yanlış kullandığımız için bu karışıklık ortaya çıkıyor. Beğenmek, saygı duymak, takdir etmek, hayran kalmak yerine, yıpratılması pahasına bütün bu kavramlar için “sevgi” kelimesini kullanıyoruz. Behçet Necatigil’in söylediği gibi doğum ve ölüm tarihlerinin arasında yer alan o çizgidedir her şey. Bu kitap o çizginin açıklamasıdır. Az çok, her sanatçıda olabilecek duygu iniş çıkışlarını, en azından kendi kendisine itiraftan çekinmemiş olan sanatçıdır, bu kitapta okuduğu. Kültür ve siyasi hayatla ilgili cümlelere kapılmayanlar, orada cehennemdeki bir ruhla karşıladılar ve bu ruhun feryadını gösteren cümleleri de bulup çıkardılar. Selim İleri’nin dikkatini çeken cümle “Alevler içinde bir hayvanım.” Ocak 1959’da yazmış bu cümleyi. Kitapla ilgili yorumları okuduktan sonra ben de kulaklarımda Tanpınar’ın bir çığlığı andıran şu cümlesini duydum: “… Okumayan, okuduğunu anlamayan, okuyucuların ve düşünmenin yanından geçmemiş münekkitlerin memleketinde insan ne diye şiir yazar, edebiyatla uğraşır?” Bu cümleyi de Haziran 1961’de yazmış. Boşlukla karşı karşıya kalınan noktadır bu. Bütün ömrünü sanatını yaratmak için harcayan ve kendisini bir çölün yalnızlığında gören şairin feryadıdır. Fakat bu gerçeği fark etmek, onun şiirinden, sanatından vazgeçmesine yol açar mı? Elbette hayır, fakat artık zamanı kalmamıştır. “Perde perde yığılmış zamanın arasından” gördüğü dünyadaki son aylarını yaşamaktadır.
O ıstırabı, okuyuculardan bazıları bana naklettiler. Bu sayfalarda Tanpınar’ın Yahya Kemal için söylediği “Yahya Kemal parası gibi uzvî sefaletini de gizleyen adamdı” cümlesi bir bakıma kendisi için de geçerlidir.
Her biri bizim için ufuk açıcı o güzel kitapların yazarının, yalnızlığının, ıstırabının kapısı günlükleriyle açılmaktadır.

KERMAN: Bu sorunuza bir soruyla başlamak istiyorum. Bir sanatkârı eseriyle mi değerlendirmeli, şahsiyetiyle mi? Hiç şüphesiz bir sanatkâr, ortaya koyduğu eserlerle değerlendirmelidir. Tanpınar, özellikle, ölümünden sonra eserleriyle Türk edebiyatının zirve şahsiyetlerinden biri hâline geldi. Şahsiyeti, meziyetleri ve zaafları hakkında da çok şeyler söylendi ama bu eserinin değerini azaltmadı. Bu sorunuz bana tarihî konuda eser veren yazarların uğradığı eleştirileri hatırlattı. Tarihî kahramanları trajik açıdan ele alan yazarlar, tarihe destanî açıdan bakanlar ve tarihçiler tarafından ağır tenkitlere uğramıştı. Tanpınar her şeyden önce meziyet ve zaaflarıyla bir insandır. Zaafları onun eserinin değerini azaltmaz. Ben de İnci Hanım gibi “sevmek” kelimesine takıldım. “Sevmek” veya “sevmemek” takdir etmeye veya etmemeye bağlı değildir. Günlüklerde, biz her şeyden önce “insan Tanpınar”ı çeşitli cepheleriyle tanıdık, acıdık, üzüldük, eserlerini vücuda getirirken çektiği ıstıraba şahit olduk. O güzel eserlerin nasıl çetin ve sabırlı bir emeğin mahsulü olduğu öğrendik.

YARDIM: Buna bağlı olarak şunu da sormak istiyorum. Okuyucu, yazarı eseriyle mi tanımalı, anlamaya çalışmalı, sevmeli. Yoksa edebiyatçının hayatı, yaşayışı, hatıraları, günlükleri, sevgileri ve nefretleri mi ölçü olmalı?

ENGİNÜN: Sanırım bir önceki soruda bunun da cevabını verdim. Okuyucu nasıl ki bir yazarın bütün kitaplarını okumak, hepsini beğenmek zorunda değilse, onun şahsını tanımak zorunda da değildir. Fakat bir eser kamuoyuna ne kadar mal olursa, yazarı tanımak arzusu da o kadar artar. Onunla ilgili en ufak noktalar bile araştırılır. Nice fanteziler yazılmıştır, sevilen sanatçılarla ilgili. Fakat böyle yazarları anlama çabasından uzak olanlar için, her halde bu tür günlükleri ve bu tür belgelere dayanan yorumları okumamaları daha doğru olur. Onlar sadece kendi zihinlerinde oluşturdukları yazar portresiyle baş başa kalırlar. Büyük eserlerin yaratıcısı duygular arasında fark yoktur. Nefret de en az sevgi kadar yaratıcı güce sahiptir, sanatçısının elinde. Ben sanatçılar söz konusu olduğu zaman bir takım ölçülerden hareket edilmesine karşıyım. Sanatçı, yaratıcılık sürecinde kendisini tamamen hür hissetmelidir ki eserini yaratabilsin. Talimatla sanat eseri yazılabileceğine inanmıyorum. Ama eser hakkındaki yorumlar, o kişilerin kendine aittir.

KERMAN: Bir önceki soruda da belirttim. Bence eser önemlidir ama, mektupları, varsa hatıratı veya günlükleri, bu eseri açıklayıcı ilk elden malzemedir ve edebiyat araştırmalarında değeri tartışılmaz.

(Sanatalemi.net)


------------------------------------
Tanpınar'ın Günlükleri hakkında düşünceler 1 / Beşir Ayvazoğlu


Ahmet Hamdi Tanpınar'ın günlük tuttuğunu, birkaç sayfası 1984 yılında Prof. Dr. Mehmet Kaplan tarafından Kaynaklar dergisinde yayımlandığında öğrenmiştik.

Bu günlüklerin son sayfaları da Kaplan'ın Tanpınar'ın Şiir Dünyası adlı kitabının Dergâh Yayınevi tarafından yapılan ikinci baskısında kullanıldı. Daha sonra uzunca bir bölümün Dergâh dergisinde yayımlandığını hatırlıyorum.

Bütün Tanpınar tutkunları gibi ben de İnci Enginün ve Zeynep Kerman hanımefendilerde olduğunu herkesin bildiği günlükleri çok merak eder, tamamını ne zaman okuyacağımızı zaman zaman kendilerine sorardım. İnci Hanım, birlikte katıldığımız bir toplantıda uzunca bir bölümü Tanpınar hayranlarıyla paylaşmış, bir kopyasını da bana vermişti. Şanslıydım; elimde bir toplantıda okunmuş olsa da, henüz yayımlanmamış bir bölüm vardı.

Ne var ki günlüklerin tamamı ortaya çıkmadıkça, hiçbir Tanpınar hayranı tatmin olmayacaktı. Edebiyat çevrelerinde İnci ve Zeynep Hanımlar eleştiriliyor, başkalarınca kullanılmasını istemedikleri için günlükleri yayımlamadıkları yolunda dedikodular dolaşıyordu. Fakat ben gecikmenin sebebini az çok tahmin edebiliyordum. Tanpınar'ın eski harflerle ve kargacık burgacık bir yazıyla gelişigüzel tuttuğu notlardan oluşan günlüklerini okumak, hiç bilinmeyen bir alfabeyi çözmek kadar zor olmalıydı. Resimden musikiye, mimariden mitolojiye, çok farklı alanlarda isimler ve terimlerle dolu karmakarışık satırları çözebilmek için eski yazıyı bilmek, hatta Tanpınar'ın el yazısına âşina olmak bile yetmezdi. İnci ve Zeynep Hanımlar, yaşadıkları zorlukları şöyle anlatıyorlar:

"Günlüklerin ortaya çıkabilecek hâle gelmesi yirmi yılı aldı. Bunun iki önemli sebebi vardı: Birincisi üniversitede vazgeçemeyeceğimiz, ihmal edemeyeceğimiz görevlerimizin vaktimizi almasıydı. Bir araya gelip metinleri karşılıklı okuyacak zaman bulamıyorduk. İkincisi ise Tanpınar'ın yazısını çözmekte çok zorlanıyorduk ve bu defterlerden bazıları, sayfaları ve cümleleri arasında ilişki kurmayı imkânsız kılan notlarla doluydu. Avrupa seyahatlerinden müzelerden aldığı notlar, herhalde sadece kendisi içindi. Bir kısmı yeni harflerle olduğu halde, aceleden atlanmış veya yanlış yazılmış harfler bizim bu metinleri doğru tespitimizi adeta imkânsız hale getiriyordu."

İki hanım profesör, zaman zaman yılgınlığa kapılsalar da işin peşini bırakmadılar ve sonunda günlükleri -okuyamadıkları üç beş kelime sayılmazsa- eksiksiz bir biçimde yayımladılar. Kitap Zamanı'nın bu ay kapak konusu yaptığı bu önemli kitap, Günlüklerin Işığında Tanpınar'la Başbaşa (Dergâh Yayınları) adını taşıyor. Zengin dipnotlar, açıklamalar, fotoğraflar, Tanpınar'ın kullandığı Fransızca kelimelerin yer aldığı bir sözlük ve kapsamlı bir dizinle zenginleştirilmiş çok kullanışlı bir kitap...

Bana sorarsanız, akademik hayatları boyunca Tanpınar'la haşır neşir olan İnci ve Zeynep Hanımlar dışında hiç kimse bu çetin işin altından kalkamazdı. Yeri gelmişken, şu hususu da belirtmek istiyorum: Eksiksiz bir Tanpınar biyografisinin yazılabilmesi için günlüklerinin yayımlanması şarttı. Bu günlükler, Tanpınar'ın zihniyet dünyası, yaşama tarzı, psikolojisi, tereddütleri, şüpheleri, açmazları, yakın çevresindeki insanlar hakkında aslında neler düşündüğü, nasıl çalıştığı, şiirlerini ve romanlarını nasıl planladığı, nasıl yazdığı, nasıl yiyip içtiği, nasıl uyuduğu, aşkları, rüyaları, kâbusları, dertleri, hastalıkları, kompleksleri vb. hakkında başka hiçbir yerde bulunamayacak bilgiler ve ipuçlarıyla doludur. 

Mektuplar ve hatıratlar, ne kadar samimi yazılmış olurlarsa olsunlar, otosansür uygulanmış metinlerdir. Tanpınar'ın günlüklerini -bir yerde bunları ileride birilerinin okuyabileceğinden söz ediyorsa da- yayımlanması için yazmadığı, notlarının itinasızlığından, itiraflarından ve çoğu yakın dostları olan birçok aydın hakkındaki asıl kanaatlerini sansürsüz yazmış olmasından anlaşılıyor.

Burada bir parantez açarak, edebiyat dedikodularına meraklı olanlara gün doğduğunu söyleyebilirim. Günlüklerde nasıl bir Tanpınar portresinin ortaya çıktığını gelecek hafta anlatmaya çalışacağım. Fakat Tanpınar'ın birkaç kişi dışında, yakın çevresindeki hiç kimse hakkında iyi duygular beslemediğini söyleyebilirim. Asistanı Mehmet Kaplan hakkında bile... Kaplan Hoca'nın Kenan Tanpınar tarafından kendisine verilen, başından sonuna kadar satır satır okuduğundan şüphe etmediğim bu metinde, hocasının kendisi hakkında söylediklerini karalamamış olması, büyüklüğünü gösteriyor.

Tanpınar'ı Kaplan Hoca'nın ve talebelerinin yaşattığını unutmamak gerekir. Edebiyat Üzerine Makaleler'i ve Mektuplar'ı Prof. Dr. Zeynep Kerman, Yaşadığım Gibi'si Birol Emil, Şiirler'i İnci Enginün tarafından toparlanarak yayımlanmıştır. Ve şimdi de Günlükler'i...

Goethe'nin Eckerman'ı, Yahya Kemal'in Banarlı'sı varsa, Tanpınar'ın da Kaplan'ı vardı ve belki de hayatının en isabetli kararı onu asistan olarak almasıydı. Biri 24 Ocak 1962, diğeri 23 Ocak 1986 tarihinde öldü. İkisini de saygıyla ve rahmetle anıyorum.

[DERKENAR]

Günlüklerin son sayfalarından birkaç satır

"Gariptir ki eserimi sathî okuyorlar ve her iki taraf da ona göre hüküm veriyorlar. Sağcılara göre ben angajmanlarım -Huzur ve Beş Şehir- hilafına sola kayıyorum, solu tutuyorum. Solculara göre ise ezandan, Türk musikisinden, kendi tarihimizden bahsettiğim için ırkçının değilse bile, sağcıların safındayım. Hâlbuki ben sadece eserini, şahsen yapabileceğim şeyi yapmaya çalışıyorum. Ben maruz müşahidim." (s. 332)

 
  Tanpınar’ın günlükleri hakkında düşünceler (2) /Beşir Ayvazoğlu

Geçen haftaki yazımda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın altı defterden oluşan günlüklerinin İnci Enginün ve Zeynep Kerman tarafından yayına nasıl hazırlandığını anlatmış ve bu günlüklerde nasıl bir Tanpınar portresinin çıktığını gelecek yazıda anlatmayı vaadetmiştim.  Hayal kırıklığına uğradığımı söylemeyeceğim; çünkü daha önce yayımlanan bölümlerini dikkatle okuduğum için günlüklerin mahiyeti hakkında az çok fikrim vardı. Fakat merhumun hayatının sonuna kadar borç içinde yüzdüğünü doğrusu bilmiyordum. Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu’nun Tanpınar’ın öldüğünü duyunca “Ölemez! Çünkü bana borcu var!” diye yerinden fırladığı hoş bir fıkra gibi anlatılırdı, o kadar. Bu fıkra meğerse acı bir gerçeği ifade ediyormuş!


Tanpınar, öyle anlaşılıyor ki, ipin ucunu bir kere kaçırmış ve iki yakasını bir daha bir araya getirememiş. Evlenip bir yuva kuramamış olması, bohem hayatı ve sırtını kendisine dayayan ailesi (kardeşi, ablası, eniştesi, yeğenleri vb.) yüzünden maaşıyla idare edemediği için ondan bundan borç istemeye başlamış. Borçlarını ödemek için de borçlanan, bu yüzden giderek borç isteyemez hâle gelen, hatta ümidini bezik ve piyangoya bağlayan büyük yazarın yaşadığı dram, günlüklerin her satırında hissediliyor.

Parasızlığın ve ödenemeyen borçların Tanpınar’ın şahsiyetini aşındırdığını ve itibarını zedelediğini tahmin etmek zor değil. Nitekim defterine 8 Ocak 1959 sabahı düştüğü notta, “Hiçbir zaman bu kadar sefil olmadım, bu kadar biçare, haysiyetsiz ve acınacak. Yarabbim bana bir 5000 lira lütfet!” diyor.  

Tanpınar, günlüğün bir yerinde parasızlığının bazı hastalıklar gibi hemen hemen hiçten başlayıp büyüdüğünü, çoğaldığını, etrafının alacaklılarla, ceplerinin borç senetleriyle dolu olduğunu; başka bir yerinde de terziden tersyüz ettirdiği paltosunu aldığını, bu paltonun artık fukaralığı kabul ettiği anlamına geldiğini söylüyor. Öyle ki borçlardan kurtulmak için her teşebbüsü ya yeni bir borca yahut yeni edebî projelere yol açmakta, yani ümitsizce bir çıkış yolu aramaktadır. Şiir ve roman çalışmaları, biraz da bu kâbustan kaçarak yaşayamadığı aşkları, mutlu olabileceği ve öç, evet, öç alabileceği yeni bir dünya inşa etme çabası olarak görünüyor.

Aynı günlüklerde parasızlık yüzünden mizacının ekşidiğini söyleyen Tanpınar, birkaç kişi dışında, herkese karşı öfkeyle doludur. İçini dökebileceği tek dostu vardır: İleride okunabileceğini tahmin ettiği günlük defterleri. Dışarıda takındığı maskeleri atıp etrafındaki insanlar hakkında gerçekte ne düşünüyorsa onları yazıveriyor: Ahmak, cahil, budala, fesatçı, şu, bu... Aslında çok farklı, yeni ve önemli eserler ortaya koyduğunun farkındadır ve başkalarının bunu fark etmemesi onu çıldırtmakta, “sükût suikastı” dediği bir çeşit komployla karşı karşıya olduğuna inanmaktadır. Bu suikastın “en büyük faktörü” ise ismini “Sa” (muhtemelen Sabahattin Eyüboğlu) diye kısalttığı kişidir. Şu çığlık üzerinde düşünmekte fayda var: “Türkiye, beni yedin!”

Tanpınar’ın yazdıkları gerçekten okunmuyor muydu? Bunu bilemeyiz; ancak okunmuş olsa bile anlaşılmadığı gerçektir. Belki de aralarında yer aldığı aydınlar, kendilerinden sürekli borç isteyen, üstü başı perişan, üstelik yazdığı bazı metinlerde kendileriyle alay eden “Kırtipil Hamdi”den iyi şeyler sâdır olamayacağını düşünüyor, eserlerine de onun şahsiyetiyle ilgili peşin hükümlerinin arasından bakıyorlardı. Günlüklerdeki şu cümleler hakikaten iç yakıcıdır: “Gece saat on iki. Bütün gün Fakülte’de oğundum. Fazıl beni azarladı. Herkes beni azarlıyor. Korkunç şey.”

Tanpınar’ın mizacının ekşiliği, özellikle Demokrat Parti hakkındaki düşüncelerini yazarken iyiden iyiye su yüzüne çıkıyor. Demokratlara isnat edilen suçların idam edilmelerine yetmeyeceğinden endişe eden bir aydınla karşı karşıyayız. Talebesi Samet Ağaoğlu’na karşı bile nefretle dolu görünüyor. Yine de azıcık acıdığı iki adam olan biri o, diğeri de Faruk Nafiz’dir. “Samet affedilebilir, fakat milyonları kustuktan sonra...” diyor. 27 Mayıs darbecilerine yönelttiği tek eleştiri, yeterince kanlı bir ihtilâl yapmamış olmalarıdır. Şu cümleleri okurken tüylerimin diken diken olduğunu itiraf ederim:

 “M.B.K. idealist çıktı; fazla ürktü. Fazla çekildi. Kansız ihtilâl yapmaktansa hiç yapmamak evlâdır. Risksiz hayat olamaz. Kansız ve tasfiyesiz ihtilâllerin sonu budur. Şimdi bir çıkmazdayız.”

Tanpınar’ın, bir aydın olarak Demokrat Parti’ye muhalif, hatta düşman olması anlaşılabilir bir şeydir. Fakat ihtilâli yeterince kan dökülmediği için eleştirmesi ve neredeyse bütün Demokratların idamını dört gözle beklemesi, bugün durduğumuz noktadan bakıldığında, dehşet vericidir. Öyle anlaşılıyor ki, zihniyet dünyaları İttihat ve Terakki diktatörlüğü altında ve Tek Parti devrinde teşekkül etmiş aydınları bugünün ölçüleriyle değerlendirirsek, yanlış sonuçlara ulaşabiliriz.

Kitap Zamanı’nın sorularına verdiğim cevaplarda da ifade etmiştim: Tanpınar günlüklerinde neler yazmış ve hangi çehreyle karşımıza çıkmış olursa olsun, Huzur’un, Mahur Beste’nin, Sahnenin Dışındakiler’in, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün, Beş Şehir’in, Yaşadığım Gibi’nin, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nin yazarıdır ve her zaman başımızın üstünde yeri vardır

kültür güncesi
 
Reklam
 
gündelik yaşamın kent güncesi
 
Hayat bir sahnedir
Sanat hayatın başka bir yorumudur.İnsanın insanı insanca kavradığı bir dünya sunar önümüze..
 
yeni dönemde daha zengin bir içerikle sitemiz güncellenecektir. Sitemizde sizlerin de yazılarının yer alması için yenibirsehir@hotmail.com adresine yazılarınızı bekliyoruz.
 
 
Bugün 2 ziyaretçi (7 klik) burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=