cihat burak'ın istanbul'u/ Selim İleri




Cihat Burak’ın İstanbul’u
SELİM İLERİ
İstanbul Modern’de Cihat Burak toplu eserleri sergisi Mart 2008 ortalarına kadar sürecek. Handan Şenköken’in gönderdiği güzel katalogtan sonra, Edebiyat Mekân’da bir Cihat Burak bölümü yapalım istedik, ben ve Edebiyat Mekân’ı var eden arkadaşlarım. Unutmamak gerekir ki, Cihat Burak yetkin, dört dörtlük bir hikâyeciydi. Usta bir ressam, birbirinden güzel hikâyeler kaleme getirmiş.

Geçen cuma, İstanbul Modern’deydik. Konuğum, Burak gibi hem ressam, hem yazar, hem de sinemacı Tayfun Pirselimoğlu. Sevgi dolu konuştu Pirselimoğlu: Hem ressam, hem hikâyeci Cihat Burak’ın hayranı. Benim gibi. Cihat Burak’ın eşsiz resimlerini, o kadar etkileyici hikâyelerini hangimiz daha çok seviyoruz, kestiremedim.

Cihat Bey’le anılarım ne yazık ki kısıtlı:

Rumelihisarı’nda, iskelenin karşısında, biraz ötede görkemsiz, küçük, salaş ve çok şirin bir lokanta vardı. Tayfun Bey’le söyleşirken, programda Nazmi dedim oraya. Nazmi Bebek’teydi. Artık çekim heyecanı mı, yaşlılık unutkanlığı mı?! Rumelihisarı’ndaki lokantanın adını hatırlamıyorum.

1970’lerin iyice sonunda ya da 1980’lerin başında, bir yaz öğleden sonrasıydı, oraya gittik. Cihat Burak, sokak kenarı masada tek başına oturuyordu. Biz iki arkadaştık. Nasıl olduysa, çok geçmeden, kendi masamızdan kalktık, Cihat Bey’inkine geçtik. Öylece tanıştık. İnanılmaz alçakgönüllü bir insandı. İstanbul’u anlatmıştı, askere gidişini anlatmıştı. Sonra suskular da yaşanmıştı. İçimize kapanmış ya da iç seslerimizle konuşmuştuk…

Cemal Süreya, Cihat Burak’ı dile getiren yazısında, benzeş bir sahneyi o kadar özlü tanımlıyor ki:

“Krepen pasajında bir adam. Rakısını yudumlayarak tomar tomar gazete okuyor. Önünde bir tabak mantı. Pasajdan akan laterna sesi. Ve bir lenger sigara izmariti.”

Rumelihisarı’nda da bir lenger sigara izmariti küllükte, yerli yerindeydi. Ama mantının yerine ızgara balık, galiba lüfer… İkinci görüşmemiz, ne tuhaf, yine o lokantada. Bu kez sonbahar. Yine bir karşılaşma, tesadüf. Bu kez ben de yalnızım. Aslında yürüyüşe çıkmıştım. Bakımsız bahçede oturan Cihat Burak’ı görünce, Cardonlar’a duyduğum hayranlığı ille söylemek istemiştim…

Hikâyeci Cihat Burak’a büyük haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Necatigil’in sonradan eklemelerle güncelleştirilmiş sözlüğüne baktım; anılmıyor. Hikâyeciliğimizi genel çizgileriyle irdeleyen bazı yazılarda da Cihat Burak adı yok. Besbelli, ressamlığı gölgelemiş.

Son anı, 1990’lardan. Argos Yeryüzü Kültürü dergisinde bir Cihat Burak bölümü yapacaktık. Telefon ettim. Cemal Süreya, “Beyoğlu’nun yozlaşmasına dayanamadı. Kadıköy’deki evine kapandı” diyor. Herhalde o dönemdi. Resimlerinin yer alacağı sayıda bir öyküsünü de yayımlamak istiyordum. Burak’tan çok daha şöhretsiz, çapsız yazarlar çizerler hep mırın kırın ederken, o, derginin adresini almış ve bizdeki bürokrasiyi sarakaya alan bir öyküsünü göndermişti.

Aklıma takılır: Cardonlar’da, sonra Yakutiler’de bütün hikâyeleri toplandı mı? Dergilerde kalanlar? Terekesinde başka yazılar?..

Cihat Burak, şüphesiz ki bir İstanbul ressamıydı. Yine “Üvercinka” şairinden iz sürersek, “İstanbullu ve perili”. Fakat hangi periler? Yarım yüzyıl önceki İstanbul yaşamasında, ‘perili ev’ler, ‘perili köşk’ler saltanatlarını hâlâ koruyordu. Bu evlerin, köşklerin perileri, masalların göz kamaştırıcı perilerine pek benzemez. Bir ecişbücüşlükleri, korku salışları söz konusuydu. Cihat Burak’ınkiler de biraz öyle. Ama korku salışlarına nice nice sevimler kondurulmuş!

Burak’ın 1940’lardaki resimlerinde sevim giysili dev anası periler henüz belirmemişler. İstanbul Modern’deki sergide, çok sevdiğim “Yıldız Bahçesinden”le hemen yüz yüze geldim. Bende, Ada Yayınları arasında çıkmış bir Cihat Burak albümü var. “Yıldız Bahçesinden”i oradan bilirim. İkide birde “Yıldız Bahçesinden”in sayfasını açarım.

1947 tarihli “Yıldız Bahçesinden”deki görünüm, çocukluğumda, Yıldız Parkı’nda varlığını koruyordu. Yıldız Parkı’nı Gramofon Hâlâ Çalıyor’da, İstanbul kitaplarında yazdım. Bununla birlikte, atladığım bir şey var: Yıldız Parkı benim için, hele çocukluğumda, bir masal bahçesi.

Cihat Burak’ın peyzajını gördükten sonra buna büsbütün inandım, Yıldız Parkı’nın masal bahçesi olduğuna. Tarihî geçmişini daima unuttum, sildim. Peyzaja dikkatle bakın, perisiz de olsa, o masal bahçesini ressamın duyuşundan yakalarsınız.

Sergide, “Yıldız Bahçesinden”in hemen yanında, 1943 tarihli “Galata’dan” yer alıyor. Şimdi duyuş değişmiş. Masalın dokusuna şimdi bir ‘gotik roman’ karışmış. Öyleyken, daha başlangıçta, Cihat Burak’ın İstanbul’da birçok İstanbul’u tuvaline geçirdiğini hissediyorsunuz. Daha başlangıçta usta. Sanki çok yol almış da, o yol alışın verimlerini bizden ırak tutmuş. Oysa öyle değil: Daha baştan kendi dünyasını görebilmekle ilintili olsa gerek.

1940 sonrasındaki Cihat Burak resimlerinde İstanbul, demin söyledim, düşlemle sıkı fıkı bir yakınlık kurmamış. Önünden tramvay geçen “Nusretiye Camii” ya da otomobilli “Taksim Meydanı”, deniz görünümlü “Ayaspaşa” yine de süregelecek Cihat Burak resmini yansıtıyor. Sebebine gelince, Sezer Tansuğ çözmüş: “Ressam kişiliğin çok genç yaşta bu denli savunmalı ve bu denli belirgin olduğu örnekler çok sayıda değildir.”

Onun İstanbul sevgisini bir söyleşisinde okumuştum. Feriha Büyükünal soruyor: “İstanbul’da doğmuş, yaşamış olmanız, sizin resminizi, sanat görüşünüzü, mutlaka çok etkiledi. Gerek aileniz, gerekse eğitiminiz ve yaşadığınız semtler tüm yapıtlarınızda görülebiliyor. Buna ne dersiniz?” Ressam yanıtlıyor: “Öyle tabii efendim… Başka türlü olamazdı ki… Ben levanten değilim tabii. Pera’da büyüyüp yetişmedim. O levantenleri de severim ayrıca. İstanbul’un en koyu Osmanlı muhitinde geçti çocukluğum. Halide Edib’in Sinekli Bakkalı’nda… Sonra da Beyoğlu’na geçtik.” 



Yitirilmiş İstanbul’a dair yakınma, yine o söyleşiden:

“(…) Aksaray’daki, Cihangir’deki evlerde yaşadım. Oralarda ömrümüz iyi geçti, kötü geçti… Peki kötü geçmedi ya, iyi denebilir. Onların insanlarda birtakım kalıntıları oluyor, değil mi? Apartmanda yaşamaya benzer mi? Şurda yaşamanın ne tadı tuzu vardır değil mi? Şu karşıki köşkte yaşasaydım daha mutlu olurdum. Burası 24 daire. Kimse kimseyi tanımıyor. Şöyle bir ‘Merhaba’ diyorsunuz. Adı nedir? Ne iş yapar? O beni bilmez, ben onu bilmem. Eskiden herkes herkesi tanıyordu. Eski evlerde, bahçeden bahçeye geçilirdi. Havuzlar, balıklar yok oldular. İşte böyle 20 katlı bir apartman…” 

Paris döneminden sonra, Cihat Burak’ta İstanbul büsbütün masal havası estirir. Masal sözcüğünün çağrıştırdıklarının tersine, kara, kapkara, karanlık bir masaldır bu. Pek çok İstanbul çağrışımıyla bezenmiş bir resmi gözümün önünde şimdi: Yahya Kemal’in sırtında kıpkırmızı pelerin, şair smokinli, geniş bir mermer merdivenin basamaklarında duruyor. Önde, bize göre solda, mermer mezar, geçmiş zaman mezarı. Taşta “Hafızın kabri olan bahçede…”, şiir akıp gidiyor. Fonda mehter takımı, gemiler, hatta donanma gecesi. O donanma gecesinin ışıltılarına rağmen iç burkucu bir resim. Belki de kâbus… 


… Kâbus ve ironi. Sonsuz ironi. Hele 1970 sonrasındaki resimlerinde, 1980’lerde. İstanbul artık, tarihî değerlerinin üstünde tepinen bir panayır yeri. 1971’de “Beyaz Kelebekler” gümbür gümbür gazino müziği yankılarken, 1980’lerde bir Cihat Burak kediciği eski mezar taşına sığınmış. 1985’deki “First Lady’miz” meydan okurken, Cihat Burak’a da pişmiş toprak, o dayanılmaz güzellikteki kuşevlerini yapmak kalıyordu herhalde.

“(…) Kurbağalıdere’de bir bahçe vardı. Son derece güzel merdivenleri olan bir bahçeydi. Son derece güzel bir saz heyeti vardı. Saz dinledik. İşte sizi oraya götürürdüm. Şimdi oralarda kurbağalar bile yok. Kurbağanın olmadığı dereyi ben ne yapayım?”

kültür güncesi
 
Reklam
 
gündelik yaşamın kent güncesi
 
Hayat bir sahnedir
Sanat hayatın başka bir yorumudur.İnsanın insanı insanca kavradığı bir dünya sunar önümüze..
 
yeni dönemde daha zengin bir içerikle sitemiz güncellenecektir. Sitemizde sizlerin de yazılarının yer alması için yenibirsehir@hotmail.com adresine yazılarınızı bekliyoruz.
 
 
Bugün 1 ziyaretçi (16 klik) burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=