nazım hikmet üstüne




“Benerci Kendini Niçin Öldürdü”/Suat Engüllü

 Aşiretçilik, ağalık, hemşehricilik, partizanlık, patronluk zihniyetini edebiyata da taşıyan, çoğu zaman bulundukları konumu suistimal ederek kendilerini “Türk edebiyatının ilâhları” yerine koyan, her konuda ulu orta ahkâm kesmeyi hüner sayıp bunu alışkanlık hâline getiren “edebiyat bezirgânları”, şiirinin büyüklüğüne, rolüne, işlevine, misyonuna şu ya da bu şekilde gölge düşürmeye kalksalar da, Türk şiirinin önünü açan, ufkunu genişleten, yeni şiir dilini yaratma istidadını gösteren, bunun sonucu olarak da Çağdaş Türk Şiiri’nin temellerini atan Yahya Kemal Beyatlı gibi aslen Rumeli kökenli olan; bir rubaisinde “Ben, bir insan, / ben, Türk şairi Nâzım Hikmet ben, / tepeden tırnağa iman, / tepeden tırnağa kavga ve ümitten ibâret ben...” diyen; bu güne kadar hakkında çok şeyler yazılmış olmasına rağmen, 20. Yüzyıl Türk Şiiri’nde edebî ve sanatsal bakımdan önemi, yeri, işlevi ve rolü, ideolojik saplantılardan tamamen arındırılarak henüz gereğince belirlenememiş başlı başına bir ekol ortaya koyan Nâzım Hikmet’in, büyük bir şansı vardı kanımca. Bu da, çok zor şartlar altında ve büyük imkânsızlıklar içinde, yılmadan, yorulmadan kimliklerini, kültürlerini koruma, varlıklarını sürdürme mücadelesi veren Rumeli Türkleri’nin varlığıydı. Öyle ki özellikle 93 Harbi sonrasında ve Balkan Savaşları öncesinde, Balkanlar’daki “din kardeşlerimizin”, beş yüzyıl boyunca kendilerine birçok ayrıcalıklar tanıyan Osmanlı’ya sırt çevirmeleri neticesinde elden giden Rumeli’de yaşayan Türkler, bu büyük Türk ve dünya şair ve yazarının yazdıklarının, “yazılarım otuz kırk dilde basılır / Türkiye’mde Türkçe’mle yasak” dizeleriyle kastettiği dönemde, Türkiye’de değil ama birçok şeyiyle hâlen Türk yurdu olmaya devam eden bu diyarlarda Türkçe soluk alıp vermesinde, Türkçe yaşatılmasında paha biçilmez katkıda bulunmuşlardır.

Yanılmıyorsam (ki sahip olduğum bilgiler yanılmadığımı göstermektedir), yazdıklarının Türkiye’deki yasaklılık serüveninin başladığı sırada Nâzım Hikmet’in “Şiirler ve Taranta Babu’ya Mektuplar”ının Yugoslavya’da doğrusu Makedonya’da yayımlanması (Hazırlayan: Mustafa Karahasan, Yayımlayan: Makedonya Halk Gençliği Merkez Komitesi Yayınları, Üsküp 1950, 130 sayfa) “bu yasağı delen” ilk örnektir. Sonraki yıllarda da Nâzım Hikmet başta Makedonya olmak üzere, Kosova ve
Bulgaristan’da, eserlerini yazdığı Türkçe’siyle var olmaya devam etmiştir.

Serüveni 1970 yılında başladığı için “Orhan Veli Kanık” Yazın-Oyun Topluluğu’nun Nâzım Hikmet’le ilgili çalışmaları, şair ve yazarın eserlerinin artık Türkiye’de de rahatça okunduğu, yayımlandığı, sahnelendiği, bestelendiği yıllara rastlamaktadır. Ancak Nâzım’la ilgili yapılan çalışmalar arasında, sahneleme yaklaşımı ve sahne üslûbunun özgünlüğü nedeniyle,
“Orhan Veli Kanık” Yazın-Oyun Topluluğu tarafından gerçekleştirilen çalışmaların kendine özgü bir yeri vardır kanısındayım.

Topluluğun gerçekleştirdiği ilk Nâzım çalışması, “Veda” adı verilen, Nâzım Hikmet’in şiirlerinden hazırlanan bir sahne uyarlamasıydı. Yetmişli yıllarda Makedonya’da kurulan birkaç “avangarde” topluluktan biri olan
“Orhan Veli Kanık” Yazın Oyun Topluluğu, bu sahne uyarlamasını o yılların öncü (avangart) tiyatro üslûbuyla sahnelemeyi uygun görmüştü.

Bundan çok daha önceleri, doğrusu 1939 yılında, Üsküp’te faaliyet gösteren “Yardım” Cemiyeti’nin bir temsilinde, Nâzım Hikmet’in söylediklerinden ve şiirlerinden oluşturulan, “Yuvarlak bir MASA – Masada Dört Bardak” adı verilen bir seçki sahneye taşınmıştır. Krallık Yugoslavya döneminde Makedonya Türkleri’ni Nâzım ile buluşturan bu ilk sahne uyarlamasından yıllar sonra, doğrusu 1968 yılında, Türkiye dışında kurulan dünyanın ilk ve tek profesyonel Türk tiyatrosu olan Üsküp Halklar Tiyatrosu Türk Dramı sanatçısı merhum Lütfü Seyfullah’ın çabalarıyla “Yeni Yol” Kültür Güzel Sanatlar Derneği “Nâzım Hikmet” Edebiyat Kolu tarafından sahnede canlandırılan Nâzım şiirleri, bu ilk çalışmanın farklı, bir hayli daha teatral ve daha seviyeli örneğiydi.

“Veda”, 5 Haziran 1971’de, Prizren Doğru Yol Kültür Güzel Sanatlar Derneği “Nâzım Hikmet“ Edebiyat Kolu tarafından, şairin 8. ölüm yıldönümünü dolayısıyla düzenlenen anma töreni etkinlikleri dahilinde sahnelendi. Tan gazetesinde yayımlanan, sahne alan “Orhan Veli Kanık” Yazın-Oyun Topluluğu üyelerinin Prizrenli seyirciler tarafından sık sık alkışlandıklarının belirtildiği “Nâzım Hikmet Törenle Anıldı” yazısında, Prizren Kültür Evi Küçük Salonu’nun bu tür sahne çalışmaları için uygun bir yer olmadığı, buna rağmen deneysel tiyatroyu seçen topluluğun bu sahne gösterisiyle üstün başarı gösterdiği vurgulanmaktadır. Başarılı geçen Prizren konukluğu ardından, 12 Haziran’da Üsküp Halklar Tiyatrosu salonunu tıklım tıklım dolduran seyircinin, topluluk üyelerinin bu çalışmasını ayakta alkışladıkları o muhteşem tablo gözlerim önünde hâlâ. Bedia Beyoğlu, Fahri Ali, Davut ve Eltür Davut kardeşler, Ümran Balota, Şaban Süleyman ve İrfan Bayram (Bellür) ’ın sahne aldıkları (aralarında ben de vardım tabiî ki) bu eserle ilgili çok ilginç bir anekdot da vardır.

“Orhan Veli Kanık” Yazın-Oyun Topluluğu’nun bütün etkinliklerine, önemli bulduğumuz kurum ve kuruluşların önde gelen kişilerinin davet edilmesi, ilk günden benimsenen ve topluluk kapanana kadar devam ettirilen bir gelenekti. Davet edilenler arasında, Türkiye’nin Üsküp Başkonsolosu muhakkak bulunurdu. O yıllarda başkonsolos, insan ilişkilerinde son derece dikkatli davranan, kültür seviyesi yüksek olan, daha sonraki yıllarda büyükelçilik yapan, Türkiye’nin UNESCO Daimi Temsilcisi de olan Pulat Tacar’dı. Ben o sıralar Üsküp Radyosu Türkçe Yayınlar Servisi’nde çalışıyordum. Amatör bir topluluk olduğumuza, çalıştığım radyoda daktilo da elimin altında olduğuna göre, davetiyeleri ben yazardım. “Veda”nın davetiyeleri de yazılıp arkadaşlar tarafından gereken yerlere ulaştırıldı. Davetiyeler dağıtıldıktan bir-iki gün sonra, konsolosluktan bir telefon geldi. “Başkonsolos Bey sizinle görüşmek istiyor.” diyordu ahizenin öte yanından gelen ses. Birkaç saniye sonra da Pulat Bey’in sesini duydum. Kısa bir hoş beşten sonra benimle görüşmek istediğini, ne zaman gelebileceğimi son derece nezaketli bir üslûpla sordu. Yaşça benden bir hayli büyüktü. Öyle ki görüşme zamanını benim belirlememin nezaketsizlik olacağını düşünerek “Arzu ettiğiniz zaman görüşelim.” dedim. Gazetecilik yaptığım için işten çıkmak gibi bir sorunum da yoktu. Velhasıl ertesi gün konsolosluğa gittim. O zaman konsolosluk binası “Yadran” Oteli’nin karşısındaki binadaydı. İçeri girdim. Sanırım yanımda Fahri Ali de vardı. Bir süre topluluğun çalışmalarından söz ettik. Sonra Pulat Bey “Veda”ya davet edilişi için teşekkürlerini bildirdi. Ardından, kendisinin de
Nâzım Hikmet şiirinin hayranı olduğundan, evinde şiir kitaplarının bulunduğundan, şiirlerini seve seve okuduğundan bahsetti. Asıl söylemek istediğinin girişiydi bu tabiî ki.

“Şahsen bu çalışmanızı görmek isterdim. Ancak görevim nedeniyle bu değerli çalışmanızı seyretmeye gelemeyeceğim. Türk Devleti’nin
Nâzım Hikmet’le ilgili tutumunu biliyorsunuz.” dedi son derece büyük bir nezaketle.

Ne yalan söyleyeyim. Gerçi Nâzım Hikmet’in uzun yıllar Türkiye’de yasaklı olduğunu biliyordum. Ancak 1965’ten beri kitaplarının rahatça yayımlanmaya başlamasını devletin Nâzım’la “barışmış olduğu” şeklinde algılayıp yorumladığım için Türkiye’nin Üsküp Başkonsolosu’nun
“Veda”yı seyretmeye gelmesinde bir sakınca olmadığını düşünmüştüm. Bunu kendisine de söyledim zaten. Ayrıca gönderdiğimiz davetiye ardında kesinlikle bir kasıt olmadığını vurgulamayı da ihmal etmedim.

Bu sözlerim üzerine, ortada herhangi bir kasıt olabileceğini asla düşünmediğini, bundan sonraki çalışmalarımıza muhakkak geleceğini de söyledi. (Rastlantıya bakın. Aslında buna rastlantı dememek gerekir. Rastlantıdan da öte bir şey çünkü bence. Bu yazıyı yazmaya başladığımdan bir hafta kadar sonra, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde 12-14 Mart 2002 tarihleri arasında “Türk-İsveç Avrupa Günleri” düzenlendi. Programın ikinci günü konuşmacıları arasında Emekli
Büyükelçi Pulat Tacar’ın da adı vardı. Kendisiyle, konuşmacı olarak katıldığı toplantı başlamadan önce görüştüm. Umarım kendisini otuz yıl önceleri görev yaptığı Üsküp’e götürmüş olmam, onun için de bir sürpriz olmuştur. Tıpkı otuz yıl sonra kendisiyle ilgili bir anekdotu yazarken, hiç beklenmedik bir sırada İstanbul’da onunla karşılaşmam benim için hoş bir sürpriz olduğu gibi.)

Neyse, biz yine “Veda”ya dönelim. Topluluğun sergilediği bu başarılı çalışma büyük yankı uyandırdı. Hatta İlhami Emin’in, kısa bir süre önce Üsküp’e gelen Ankara Devlet Tiyatrosu’nun “Cengiz Han’ın Bisikleti” oyununu değerlendirdiği yazının devamında, “Veda” hakkında uzunca yazması da bu yankının bir sonucuydu.

“Veda”yı seyredemeyenler, büyük bir fırsatı kaçırdıklarını söylemekten çekinmiyor, bizi tekrar ne zaman seyredebileceklerini soruyorlardı. Ne yazık ki topluluk olarak sanatın meta olmadığı, sanatla ticaret edilemeyeceği ilkemize bağlılığımız nedeniyle temsillere bilet kesmediğimizden, başka herhangi bir gelire de sahip bulunmadığımızdan, yeni gösterimler için istediğimiz zaman sahne temin edebilme imkânımız yoktu.

1972 Şubatında gittiğim askerlik araya girince, doğal olarak topluluk ile bütün irtibatım kesilmiş oldu. 1973 yılının 23 Mayısında terhis olup Niş’ten Üsküp’e döndüğüm günün ertesinde, Fahri Ali aradı. Prizren “Doğru Yol” KGS Derneği “Nâzım Hikmet” Edebiyat Kolu’nun, düzenlenecek bir programla büyük şairi ölümünün 10. yılında anmaya hazırlandığını; “Orhan Veli Kanık” Yazın-Oyun Topluluğu’nun da programa davet edildiğini söyledi. Ancak o sırada topluluk dağılmış, eski üyelerden sadece Fahri Ali kalmıştı. Vakit de bir hayli daralmıştı. Yeni bir şey hazırlamak imkânsızdı. Önümüzde hepi topu on gün vardı. Ne yapabileceğimizi konuşurken, söz, kısa bir süre önce düzenlenen Üsküp Amatör Tiyatro Grupları Yarışması’na katılmak maksadıyla hazırlanan “Sizin İçin” adlı sahne uyarlamasına döküldü. Daha önce bir “Orhan Veli” gecemiz olmuştu. Ardından “Veda” gelmişti. Bundan hareket edilerek, bu iki şairin şiirlerinden bir sahne uyarlamasında karar kılınmış olacaktı herhalde. Metni Avni Engüllü iki kişiye göre hazırlamıştı. Önce Fahri Ali ve “Veda”da da rol alan Şaban Süleyman’ın oynamaları düşünülmüştü. Şaban’ın son anda rolü canlandırmaktan vazgeçmesi üzerine, yarışmalara Fahri Ali tek başına katılmıştı. Prizren’de bu yükü ikimiz paylaşacaktık. Başka çaresi yoktu. “Sizin İçin” böyle doğdu. Çok da başarılı bir gösterim oldu. 3 Haziran 1973 günü
Prizren Kültür Evi Büyük Salonu’nu tıklım tıklım dolduran altı yüz kişi karşısında dakikalarca alkışlanmak, yorgunluğumuzu unutturdu.

Prizren’den döner dönmez, yeni bir hamle ile topluluğu tekrar canlandırdık. Bir süre sonra “Veda”yı daha da geliştirme, her sahnelenişinde yeni bir şeyler katma konusunda mutabık kaldık. Elimde belge niteliğindeki tek kanıt olan sınırlı sayıda fotoğraflar, 22 Kasım 1973 tarihinde düzenlenen Orhan Veli Gecesi’nde rol alan, aralarında Edita ve Muazzez Mürsel ile Şermain İdriz’in de bulundukları ekibin büyük çoğunluğunun katılımıyla, 1974 yılının başlarında, “Veda”yı farklı bir yaklaşımla yorumladığımız geceyi getiriyor gözlerim önüne. Bir öncekinden çok daha başarılı bir sahne uyarlaması ortaya çıkmıştı. Büyük özveri ve yoğun bir çalışma sayesinde, aslında bir müzikli oyun yarattığımızı söylemenin hiç de abartılı bir değerlendirme olmayacağı kanısındayım. Sahnede kullandığımız tek enstrüman, sanırım şimdilerde Amerika’da bir yerlerde yaşayan Mensur Arslani’nin çaldığı gitardı. Nâzım’ın “Kerem Gibi”, “Masalların Masalı” ve diğer birkaç şiirinin beste çalışmalarını birlikte yapmıştık. Bazı bölümleri Üsküp Televizyonu Türkçe Programı’nda yayımlanan “Veda”nın bu versiyonu, 4 Nisan 1974 günü, 25 Mayıs Gençlik Evi’nde sahnelendi. Sahnede Nermin İskender, Şermin İdriz, Güler ve Sevim İsmail kardeşler, Fahri Ali, Riyat Tahir, Ramadan İbrahim vardı. “Veda” bu sefer de büyük yankı uyandırdı.

Erkin Koray’ın bir müziğini kullanarak sahnelediğimiz, halk oyunları motiflerinden de yararlandığımız versiyon,
“Veda”nın son versiyon oldu. Onca çabadan, onca emekten, onca özveriden, geriye sadece anılar kaldı ne yazık ki. Bir de birkaç fotoğrafla birkaç metre on altı milimetrelik siyah beyaz film. Yazık, hem de ne yazık.

Oysa, o uzak yetmişli yılların başlarında, Türkiye’de, Nâzım Hikmet’in şiirlerini sahneye taşıyarak asıl şöhret olan Genco Erkal ortaya çıkmış değildi henüz. “Orhan Veli Kanık” Yazın-Oyun Topluluğu’na karşı takınılan, hiçbir zaman anlam veremediğim o hasmane tavır olmasaydı; fazlasıyla hak ettiği destek sunulsaydı, eminim
“Veda” Türkiye'de de sükse yapardı. Çünkü günün şartlarına göre her yerde oynanabilecek bir sahne eseri yaratmıştık. Maalesef ilgi gösteren, destek olan çıkmadı. Bizimse böyle bir atılımı gerçekleştirmeye gücümüz yetmedi.

Serüven bununla bitmedi ama. Seksenli yıllarda “Benerci Kendini Niçin Öldürdü” üzerinde çalışmaya başladık. Çok geçmeden bu uzun şiirin sahne uyarlaması, dekor tasarımı, oyunda rol alacak oyuncular belli olmuştu. Oyunu, çok genç yaşta kaybettiğimiz, genç şairlerimizden Maber Hüseyin’in taşımasına karar vermiştik. Sahne uyarlamasındaki kadın tipi için yaratılmıştı âdeta. Bu sahne uyarlamasıyla iyi bir başarı sağlayacağımıza emindim. Büyük bir heyecanla işe koyulduk. Üsküp Halklar Tiyatrosu Küçük Sahnesi’nde provalara başladık bile. Ancak nasıl olduysa, tiyatro yönetimi ansızın misafirperverliğini askıya aldı. Aslında olmayan sorunun ortadan kalkması için çok çaba harcadık. Ortak bir dil bulamadık ne yazık. “Benerci Kendini Niçin Öldürdü”nün makûs talihini yenemedik.

Nâzım Hikmet’in 106. doğum yıldönümü dolayısıyla okuma fırsatını bulduğunuz bu yazı, aslında şairin ölümünün 100. yılında, kendisi de makûs bir talihin kurbanı olarak kapatılan
“Birlik” gazetesi okurlarıyla buluşacaktı. Buluşacaktı ama olmadı…

Kime niyet kime kısmet!







Nâzım’ı Büyük Şair Yapan Nedir?


15 Şubat 2002
Asım Gönen

Sömürü temeli üzerine kurulan her türlü toplumsal düzenin bir mezar kazıyıcısı mutlaka vardır. Önemli olan o mezar kazıyıcıyı tanımak ve onunla kardeşleşmektir. Önemli olan doğmakta olana, doğurtanla birlikte omuz vermektir. Dönemine bu gerçeklikle tanıklık etmeyen sanatçı büyük sanatçı olamaz. Bu gerçeklikler temelinde ürün veren sanatçıyı ise hiç bir güç tarih sahnesinden silemez, onun büyüklüğünü zedeleyemez. 

Kavuşmak mümkün değilse
Ararken ölmezsem
Beni muhabbette gerçek saymayın.

Sadi

Sevmek böylesine yiğit sorumluluk gerektirir. Sevmek ona denir ki, uğrunda her türlü tehlikeyi göze alabilesin. Sevmenin karşılıklı kenetlenişi böyle ise olur. Yoksa en ufak bir sallantıda yıkılır gider.
Nâzım ülkesini de, halkını da severken bu gerçekliğe mührünü basarak düştü yola. Sevgisi ülkesiyle ve halkıyla ve de dünya emekçileri ile öyle kenetlendi ki, hiçbir hile, hiçbir yalan yanlış onun kişiliğine leke süremedi. Sanatı ile halkı arasına baskılar girdi, birinci ikinci yeniler girdi, para etmedi. Şimdi de içi boşaltılmış bir Nâzım Hikmet’i halkı ile sanatı ve kendisi arasına koyarak onun kitlelerle bağını koparmaya çalışıyorlar. Şimdiye kadar ne kadar başarılı oldularsa, bundan sonra da o kadar başarılı olacakları ortada. Çünkü onlar batırmaya çalıştıkça, Nâzım en görkemli haliyle biraz daha su yüzüne çıkıyor. Görkemliliği daha büyük ışıltılarla insanlığı aydınlatıyor.
Nâzım büyük sanatçı idi, çünkü büyük sanat yapıyordu. Nâzım büyük insandı, çünkü insanlığın özlemi olan sömürüsüz bir yaşamın ideolojisi ile donanımlı ve o yaşama ulaşmanın kavga eriydi. Ömrünün sonuna kadar da öyle kaldı. 

Vaziyeti telhis edelim hele.
Benerci inkilapçı bir gençtir.
Hazım zamanlarını, boş gecelerini değil,
boydan boya ömrünü vermiştir ihtilale...

Nâzım Hikmet

Nâzım’a doğrudan doğruya saldıramayanlar, onun Sovyetler Birliği’ndeki son dönem yaşaminda, Sovyetler Birligi’ndeki uygulamalardan son derece rahatsız olduğunu öne sürerek, politik görüşünde yanıldığını ifade etmeye çalışıyorlar. Kendi kafasındaki bulanıklığı aşamayanlar, Nâzım’ın kafasındaki netliği elbette görme olanağından da yoksun olacaklardır. Önce şunu belirtelim ki, Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği’nde uygulanan toplumsal işleyiş, sosyalizmden adim adim sapma egilimine girmişti. Nâzim’ı rahatsız eden sosyalizm değil, köşe başlarına yerleştirilenlerin uygulamaya başladıkları geriye dönüşün çirkinlikleri idi. Geriye dönüşün mimarlarının sosyalizme bağlı olanlara uyguladıkları baskılardı. Sovyetler Birliği’nde sosyalizm çöktü deyimini diline dolayanlar öncelikle şunu bilmezlikten geliyorlar. Orada çöken sosyalizm degildi. 1952’lerden sonra uygulamaya adım adım konan ne idiyse 1990’lı yıllarda çöktüğü ilan adilen de o idi.
Burada kapitalizmin açmazlarını sosyalizme ödetme gibi çirkin bir politik oyun yatıyor aslında. Sözde aydın geçinenler, böylece sosyalizm iyi olsaydı çökmezdi gibi bir uydurmayla kapitalizmi övmeye çalışıyorlar.
Nâzım 1930 küsurlu yıllara kadar Sovyetler’e gidip geldi ve sosyalizmin inşaasini gördükçe sevincinden şiirlerinde altin sularda kugular gibi yüzdü. 

Dinle neft,
Yedi kat yerin altindan işit beni:
-Sen bilirsin ki, biz
alnimizin teriyle,
ve ölen ustamizin
ölmeyen gözleriyle
yeni bir dünya kurmak isteriz, 
Isteriz ki, kaninla sen
bereketli bir rahmet gibi besleyesin
yeşil filizli sarmaşiklarini...
Isteriz ki, uzak Sibirya köylerinin işiklarini
karli gecelerde kizil laleler gibi yaksin kaninla,
isteriz ki, gençlik iksiri gibi aksin kanin,
yüz elli milyonun damarinda,
Isteriz ki dinleyelim barişin musikisini
  fişkiran fontanlarinda,
...
Isteriz ki
Fakat 
eger,
sivrilirse sinirin ufkunda düşman süngüler
tel direkli gemilerin yagli gölgesi
düşerse yeşil sularinda altin baliklar yüzen denizlere
duyulursa şehirlerin üstünde hirildayan sesi
kara kanatlari ingiliz bayrakli katil çelik kuşlarin

....
kan akarsa eger,
söyle neft,
cevap ver,
korumak için sosyalist vatanini
hazir misin akitmaya kanini?

1927

Nâzim’ın Türkiye’deki büyük tutukluluk dönemine kadar Sovyetler’de gördüğü uygulamalardan ve uygulayıcılardan rahatsız olduğuna dair bir tek satırı, bir tek dizesi yoktur. Sovyetler’de geriye dönüşün Kruşçevci mimarlarini bagrina basanlar, Nâzim’ı asıl bunun rahatsız ettiğini gizlemeye çalışsalar da, bu gerçeği ters yüz etmekte başarılı olamayacaklardır. Çünkü gerçek onun dizelerinde hiçbir karanlığın karartmayacağı kadar büyük parıltılarla vuruyor alınlara.
Nâzım’ın içini boşaltarak onu Nâzım’ın karşısına koyanların en önemli açmazarından biri de, “politik içerik şiiri mekanikleştirir” savlarıdır. Bu anlayış temeli üzerinde şiir tarafsız olmalıdır, şiirde siyasal içerik ve ideoloji olmamalıdır. Yoksa “şiir mekanikleşir” iddiası, toplumun yeni bir yaşam için uyanmasını istemeyenlerin siyasetine alkış tutmuyor mu? Siyasetin olmadığı bir eylem, hareket biçimi var mıdır acaba?
“Politik içerik şiiri mekanikleştiriyor” diyenlerin asıl zorları, politik, siyasal ve ideolojik donanımlarının olmayışının sonucudur. O donanımı elde etme çabasına girmemiş, tembelliği ve o rahatı tercih etmişlerdir. İkincil olarak da, yeni bir yaşam biçimi yerine, eskinin nimetlerinden yararlanma ve mücadeleyi göze almama durumudur. Bu tercihlerin oluşturduğu içsellik ise büyük şiirlerin içselliği olamaz. Bu yüzden bu tür anlayışın şairleri, hep yüzeyden gelen hafif kırıntıların, hafif duyarlıkların, öykümsülüklerin, içe kapalı anlaşılmazlıkların şairleri olmuşlardır. Özellikle devrimci donanımlı kişiliklerin yarattığı görkemli şiiri yaratamayan içi boş şairler için, o şiiri yazamayınca, “politik, siyasal içerik, ideoloji şiiri mekanikleştiriyor” demek kalıyor geriye. Hani kedi ciğere yetişemeyince onu karalarmış ya onun gibi bir şey bu. 
Nâzım’ı büyük şair yapan büyük ideolojisi idi, materyalist felsefesi ve büyük halk ve insanlık
sevgisi idi. O edindiği bu değerleri, kültür birikimini sosyalizm ve sömürüsüz bir yaşam için seferber ederken, onu son dönemlerinde Sovyetler’de sosyalizmden rahatsızmış gibi göstermek, orada burjuvazinin iktidarı yeniden ele geçirişini gizlemeye çalışmaktan başka ne olabilir ki. Faşizmi sosyalizmmiş gibi gösterip, sosyalizme kara çalmak, emekçilerin ufkunu karartamayacaktır. Nâzım’ı asıl kimliğinden koparamayacaktır.

“Kalküta şehrinin ufkunda güneş
                  yükseliyordu.
Atlari işiktan, migferleri ateş
                   bir ordu
bozgun karanligi katmiş önüne geliyordu.
Güneş yükseliyordu....
 Kalküta.....”
...
Türkiye işçi sinifina selam,
Meydanlarda hasretimizi haykiranlara,
topraga, kitaba, işe hasretimizi,
hasretimizi, ay yildizli esir bayragimiza

Düşmani yenecek işçi sinifimiza selam,
Paranin padişahligini,
Karanligin yobazin
ve yabancinin roketini yenecek işçi sinifina selam,
...
 1962

Dinleyin, duydugunuz çakallarin ulumasidir.
Saflari siklaştirin çocuklar,
bu kavga faşizme karşi, bu kavga 
hürriyet kavgasidir.
                                                1962

Seslendigi hangi çocuklardir, ugruna hala mücadele azmi ile dolu oldugu nedir, açikça belli degil mi, hem de ömrünün son yillarinda.

GÜNLÜK EVRENSEL GAZETESİ


Nâzım Hikmet’in Şiirinde Ayrılık Ve Özlem

14 Şubat 2002
Eray Canberk

Nâzim Hikmet’in doğumunun yüzüncü yılı, birçok kesim tarafından ‘etkinlik’lerle kutlama vesilesi haline getiriliyor. Vesile yapılıyor diyoruz, çünkü sermaye medyası ve içinde yer alan kimi liberaller, ‘solcular’ bu durumdan Nâzım’a, sosyalizme ve değerlerine saldırma görevini çıkartıyorlar. ‘Vatan şairi’ yapılamayan Nâzım, ‘örgütünden ve idealinden’ ayrıştırılmak isteniyor. Ama Nâzım’ı olması gerektiği gibi gündeme getirenler de var. “Nâzım Hikmet Yüzüncü Yılı Etkinlikleri Kurulu”, büyük şairi adina yaraşir bir şekilde anmak için çeşitli etkinlikler düzenliyor. Bu etkinliklerden birisi de geçtigimiz Cumartesi günü Bakirköy Belediyesi Altan Erbulak Sahnesi’nde gerçekleştirildi. “Dünya Şairi Nâzim Hikmet” başligiyla düzenlenen bu sempozyumda Kemal Özer, Afşar Timuçin, Adnan Binyazar, Eray Canberk ve Sennur Sezer birer teblig sundular. Eray Canberk’in tebliğini okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.

Nâzım Hikmet’in hayatı ile benimsediği öğreti arasında ne kadar sıkı bir ilinti varsa, hayatı ile şiiri arasında da o kadar sıkı bir ilinti vardır. Doğal olarak şiiri ile dünya görüşü bu ilintiyi korur. Nâzım Hikmet’in şiiri bir bütün olarak incelendiginde, bunun ayrintili bir özyaşam öyküsü oldugu görülecektir. Turgut Uyar bunu, “Şiirini hayatindan çekip çikarmasindandir” diye niteler. “Hayatında ne varsa şiirinde de vardır” diye de nitelemesini pekiştirir.
Nâzim Hikmet’in şiirinde öne çikan izleklerden ikisi özlem ve ayrilik izlekleridir. Özlem iki anlamiyla da her zaman kendini belli eder. “Olması istenen bir şeye duyulan büyük istek” olarak özlem, şairin toplumsalci bir düzen, bir dünya isteginin yansidigi ilk şiirlerinden son şiirlerine kadar kimi zaman dolaysiz, kimi zaman dolayli bir biçimde işlenir. Bir başka deyişle, 1921’de yazmaya başladigi ve toplumsalci dünya görüşünün belirtilerini taşiyan bazi şiirlerinden 1963 Mayisinda yazmiş oldugu son şiirlerine kadar bu özlem vardir.
“Uzakta olan, yitip giden kimseye, bir şeye, bir yere kavuşma; onu, onlari görme istegi” olarak özlem, şairin dogrudan hayatindan, yaşamak zorunda kaldigi durumlardan kaynaklanir. Bu durumlarda dünya görüşüne olan inancinin, bagliliginin kefaretinin şaire ödetilmesi söz konusudur. Bir başka deyişle cezalandirilip hapis yatirilmasi, ülkesinden ayrilmak zorunda birakilmasi ister istemez özlemi dogurmuştur. Şair için kimi zaman “ayrılık” ya da “ayrı kalmak” söz konusudur. Bu da önce “uzakta olan kimseye”, sonra da hapisliğin yarattığı özgür olamama durumunun karşıtı olan özgürlüğe duyulan özlemdir. Ardından koşullar gereği ve elde olmayan nedenler yüzünden bir ayrılığın, yurdundan uzak yaşamanın yarattığı “yurt özlemi” gelir. Daha sonra ise her iki özlem birleşerek katmerlenir.
Nâzim Hikmet’in henüz İstanbul’da, ailesi içinde, kendi çevresinde yaşadigi dönemde yazdigi ilk şiirlerinde ayrilik ve özlem izlekleri vardir. Bunlarin çogu genç bir şairin duygulanmalaridir. Büyük bir olasilikla 1919 yilinda yazmiş oldugu “Bir Muhacirin Ağzından” başlikli şiirde savaş nedeniyle yurdunu terk edip yollara düşmüş bir muhaciri anlatir. Gerçekte böyle bir şiir yazmasi dogaldir. Çünkü o yillarda göç Osmanli Devleti’nin her köşesinde karşilaşilan bir olguydu. Ama ilginç bir rastlanti Nâzim Hikmet bir süre sonra kendi “muhacir” durumuna düşecek ve gurbette dolaşan Nâzim Hikmet’in şiirini yazacaktir. 1920’de yazdığı bir şiiri “Yolcu Yolun Şarksa” başligini taşir. Bu da ilerideki yolculuklarin bir başlangici gibidir.



Nâzim Hikmet bilindigi gibi 1921’de arkadaşlariyla Anadolu’ya geçer. Artık yolculuk başlamıştır. İstanbul’da başlayan yolculuk bir dizi duraklamadan sonra Moskova’da son bulur. 1924 yılı sonlarında Türkiye’ye dönene kadar ayrılık ve özlemi gerçek anlamda tanıyacaktır. Bunlar gurbette yaşanan özlem ve ayrılıktır. Yurda döndükten sonra çeşitli nedenlerle tutuklanıp hapislerde geçirdiği günlerde ise, özlem ve ayrılığı kendi memleketinde yaşayacaktır.
Dünya görüşünün belirginleştiği, toplumsalcı bakış açısının açıklık kazandığı yıllarda Nâzım Hikmet’in şiirinde de bir degişim olur. Türk şiirine bir yenilik getiren Nâzim Hikmet şiiri artik kendine özgü şiir anlayişiyla ortaya çikar. Bu şiirler ilk kez 1929’da “835 Satır” başligiyla kitaplaşir. Bu kitabi yine ayni yil yayimlanan “Jokond ile Si-Ya-U” adlı kitap izler. Bu iki kitapta doğrudan özlem ve ayrılık izleklerine rastlanmaz. 1930’da yayımlanan “Varan 3” adlı kitapta “Denize dönmek istiyorum!” diye başlayan ünlü “Hasret” şiiri özlem izlegi çevresinde dolanan ilk şiirdir. Ayni kitaptaki “Seyahat Notları” ve 1920’de yazdığı “Yol Türküsü” başlikli iki şiir, 1931’de yayımlanan “Sesini Kaybeden Şehir”deki “Veda”, “Nikbinlik” başlikli şiirlerde her iki anlamda da özlem söz konusudur.
Nâzim Hikmet’in 1938 yılının Ocak ayında gözaltına alınmasıyla başlayan hapislik yaşamından önce yayımlanmış şiir kitaplarında özlem izleği daha çok toplumsalcı bir yaşam, toplumsalcı bir dünya isteğiyle birlikte işlenir. Buna kişisel olmayan bir özlem de diyebiliriz. Sömürülen, hakkı yenen herkes adına duyulan bir özlemdir söz konusu olan. 1938’den başlayarak yazdigi şiirlerde ise dogrudan kendi yaşamindan kaynaklanan özlem ve ayrilik olanca agirligiyla kendini duyumsatir. “Kuvâyi Milliye” ve “Memleketimden İnsan Manzaraları” adları altında kitaplaşan şiirleri dışta tutacak olursak, 1938-1950 yılları arasında yazılmış olan öteki şiirlerde Nâzım Hikmet’in kendi duygu dünyası yoğun bir biçimde ortaya çıkar.


Nâzım Hikmet’in hapislik yıllarında yazdığı şiirlerden bir bölümü “Saat 21-22 Şiirleri” başligi altinda 1965 yilinda yayimlandi. Bu şiirler şairin o zamanki eşi Piraye Hanim için yazilmişti. Bu şiirler başlik olarak yazildiklari tarihleri taşirlar. 1945 yilinin Eylül, Ekim, Kasim ve Aralik aylarinda yazilmişlardir. Şiirlerin genel havasi özlem ve ayriliktir ama yine şairin toplumsalci düşüncelerini dile getirirler. Bu şiirlerde Nâzim Hikmet’in ruh dünyası ile düşünce dünyasının bir bütünlük içinde olduğunu görürüz.
“Dört Hapishaneden” adını taşıyan kitaptaki şiirler 1939-1946 yılları arasında İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa hapishanelerinde yazılmış şiirlerdir ve kitap 1966 yılında basılmıştır. Bu şiirlerde bir mahpusun dış dünyaya olan özlemi ağırlıktadır. Doğrudan Piraye Hanım’a yazılmış özlem şiirlerinin yanı sıra, ölümden, kavgadan, Türkiye’nin toplumsal yapısından söz eden şiirler vardır kitapta.
1966’da yayımlanan “Rubailer” de hapisane şiirleridir. Bu şiirlerdeki gizemci hava “Marksist” ve “materyalist” diye nitelenen bir şair söz konusu oldugunda degerlendirme yapmak güçleşebilir. Ne var ki Nâzim Hikmet insani hep bir bütün olarak işlemiş bir şairdir. Insan yerine göre korkak, yerine göre kahraman, yerine göre gerçekçi, yerine göre romantiktir. Şair insani bulundugu ya da yaşadigi durumlar ve koşullar içinde degerlendirir. Kati ve bagnaz bir toplumcu gerçekçilikle yaklaşmaz insana. Konumuzun dişinda kalsa da yeri geldigi için Nâzim Hikmet’in Sovyetler Birliği’ndeki eleştirici tavrini hatirlamak, bu konuya açiklik getirir diye düşünüyorum. Kisacasi Nâzim Hikmet insani “insani” olarak ele aldığı için “Rubailer”deki gizemci hava şairin hesaplaşmaci yanini göstermektedir.
Nâzim Hikmet’in son dönem şiirlerinde özlem ve ayrilik izleklerinin yeri nedir? Şairin son dönem şiirleri denince yurtdişina çikmak zorunda kaldigi 17 Haziran 1951 tarihinden, artik “büyük gurbetçi” olduktan sonra yazdığı şiirler söz konusudur.
Şairin 1951 tarihini taşıyan, gün ve ay belirtilmemiş olan ve başlıksız bir şiirinin son dizeleri şöyledir:
Sen bir imdat çığlığısın, yani memleketimsin
Sana doğru koşan adımlar-
benim.


Büyük bir olasılıkla bu dizeler ya şairin yurtdışına çıkma düşüncesinin olgunlaştığı ya da hemen yurtdışına çıktığı günlerde yazılmış bir şiirin son dizeleridir. Bu dizelerde anavatanını bir daha görmeyeceği düşüncesinin, en azından böyle olumsuz bir durumu sezmenin izleri vardır. Buna eşini ve henüz üç aylıkken bıraktığı oğlunu, kavga arkadaşlarını ve giderek halkını göremeyecek olmasını da eklemek gerekir. Nitekim eşini ve oğlunu aradan 10 yıl geçtikten sonra ancak 1961 yılında görebilmiştir. Bu kez ayrılık izleği Nâzım Hikmet’in 1951-1963 yılları arasında yazdığı şiirlerde; bir başka deyişle yurdundan ve sevdiklerinden uzak düştüğü dönemdeki şiirlerinde daha belirgin ve daha derinden işlenmiştir. Ayrılığın bitmesi, özlemin dinmesi umudu hep vardır ama karamsarlığını da belli eder.
Nâzım Hikmet’in yurtdışında yaşadığı sürece birçok ülkeyi gezip gördüğünü biliyoruz. Kendisine yasak bir ülke vardı; o da anayurduydu. Böylece yurdunda yaşadığı hapislik bir başka biçime dönüşmüştü. Sanki bir “dünya hapisanesinde” yaşiyordu ve yurduna gitme özgürlügü kisitlanmişti. Son dönem şiirinde en çok bu konuyu işlemiştir.
Sovyetler Birligi’nde ve gördüğü birçok sosyalist ülkedeki yönetim aksaklıkları, uygulamadaki çarpıklıklar Nâzım Hikmet’i düş kirikligina ugratti. Ama yine de işçi sinifina, kardeşçe ve bariş içinde yaşamanin gerekliligine, paylaşmaciligin erdemine, özgürlügün kutsalligina olan inancini yitirmedi. “Olması istenen bir şeye duyulan büyük istek” anlamında özlemi sürdü. Ne var ki son dönem öncesi şiirlerindeki bir bakıma uçarı denebilecek coşkulu özlem daha sonra efkârlı, karasevdalı ve durağan bir özleme dönüşme eğilimi gösterdi.
Turgut Uyar Nâzım Hikmet’le ilgili bir yazısının başına aldığı dizeleri “Sıla ve Muhacirlik Mısraları” diye adlandırmıştır. Dizeler Nâzım Hikmet’in şiirlerinden alinmiştir ve Turgut Uyar bu yazisinin sonlarinda “Nâzım’ın sanki hiç yeri yoktur dünyada. Her zaman gurbettedir” diyerek şairin gurbetçiliginin adeta evrensellik kazandiginin altini çizer. Nâzim Hikmet’in şiirindeki ayrilik ve özlemin Uyar’ın deyişiyle “muhacirlik”ten kaynaklandığını söyleyebiliriz. Burada kısa bir açıklama yapmakta yarar var: Turgut Uyar “muhacirlik” sözcüğünü yeğlemiş. “Göçmenlik” sözcüğü “göçmen” sözcüğünden türemiş ve bir hareketlilikten çok bir durağanlığı, göç edip bir yere yerleşmişliği betimliyor. Nâzım Hikmet’in durumu ise değişik; sürekli gurbet geziyor. Bu bakımdan Nâzım Hikmet’in yaşadigina göçerlik ya da göçebelik demek daha uygun düşecektir.
Afşar Timuçin de 1978’de yayımlanan “Nâzım Hikmet’in Şiiri” adlı kitabında Nâzım Hikmet’in kendi ülkesinde gördüğü baskılardan, yaşadığı ağır toplumsal koşullardan söz ederek şöyle der: “Nâzım Hikmet’in şiirindeki temalar, bu toplumsal koşullar geregince biçimlenmiş ve işlenmiştir.” Bu saptama Nâzım Hikmet’in yaşadiklariyla şiirlerinin özdeşligini bir kez daha göstermektedir. Buradan giderek ayrilik ve özlem Nâzim Hikmet şiirinde şairin hayatindan yansimaktadir diyebiliriz.
Şairin son dönem şiirlerinde kendine yer edinen bir başka özellik de şairin sagliginin bozulmuş olmasinin yarattigi havadir. Nâzim Hikmet ölümü dogal karşilar ama dinmemiş bir özlemle hayata veda etme olasiliginin buruklugunu da yaşar. Hasta bir yürekle yaşayan bir şair olarak üstüne titrenmesinden hem hoşlanir, hem de sikilir ve utanir. Coşkulu kişiligine ve dünyayi kucaklama istegine engel olan, bir bakima onu bir başka hapislige zorlayan yüregine söz geçirememekten yakinir. Oysa yüregine bir başka anlamda söz geçiremedigi için Nâzim Hikmet olmuştur.
Bu kisa ve fazla ayrintiya girilmeyen çalişmadan da anlaşilacagi gibi, Nâzim Hikmet “büyük bir gurbetçidir” ve bundan dolayı da şiirinde ayrılık ve özlem geniş bir yer tutar.

GÜNLÜK EVRENSEL GAZETESİ

 

kültür güncesi
 
Reklam
 
gündelik yaşamın kent güncesi
 
Hayat bir sahnedir
Sanat hayatın başka bir yorumudur.İnsanın insanı insanca kavradığı bir dünya sunar önümüze..
 
yeni dönemde daha zengin bir içerikle sitemiz güncellenecektir. Sitemizde sizlerin de yazılarının yer alması için yenibirsehir@hotmail.com adresine yazılarınızı bekliyoruz.
 
 
Bugün 1 ziyaretçi (20 klik) burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=