Oyun Değerlendirmeleri



     
       
DALGA/Bir Oyunun Değerlendirmesi
                            Erinç Büyükaşık

"Dünya, Kötülük Yapanlar Değil, Seyirci Kalıp Hiçbir Şey Yapmayanlar Yüzünden Tehlikelidir”

Geçen hafta izleme olanağı bulduğum Dalga isimli tiyatro oyunu bazı soruları daha fazla sormama yol açtı son günlerde. Bir sosyal bilimler başlığında şiddetin kaynağı temasının deneysel ortama taşınmasının yarattığı sonuçla oyunda bir sınıfta tabiri yerindeyse “sorumsuz” öğrencilerin disiplin başlığında nasıl da bir sürüye, sorgusuzca cemaat ilişkilerine bağlanan kölelere dönüşebildikleri görülebiliyordu. Üstelik oyundaki içe dönük, asosyal Robert adlı öğrencinin aidiyet meselesi ekseninde oluşan disipliner, faşizan yapıya sorgusuzca bağlanabilmesi ve sürüyü yönetmeye dair savı acı bir gerçekliğe işaret ediyordu sanki. Bu ülkenin sınıflarında, eğitim sisteminde sıklıkla karşılaşılan kurallar dizgesinin benzer hiyerarşik, faşizan söylemleri ürettiği söylenemez mi? Yaşadığımız, soluk aldığımız toplum kitle ruhu adına  ürettiği “vatan, bayrak” temalarını benzer  bir söylemle ve  cemaat ruhuyla gündeme taşımıyor mu? Okul, sokak, hayat, acaba her gün gündelik faşizm olarak nitelenebilecek bir “düşünmeden kabullenme” kolaycılığını yeniden ve yeniden üretmiyor mu?
  DİSİPLİNLE DAHA GÜÇLÜ MÜ?

Tüm bu sorgulamalar oyunda yerini “Nazizmin iktidarı azınlığın çoğunluğa tahakkümüdür.” Ve “Çoğunluk sessiz kalmıştır gücün karşısında” vurgusuyla karşımıza çıkabiliyordu. Demokrasinin de aslında birçok açıdan azınlıkların diktasına dönüşebildiği gerçeği üzerinden baktığımızda “Nazizmin” türevlerinin hayatımızın her yerinde ve her süreçte yeniden üretilebileceği görülebilmekte. İktidar güçle var olur, güç korkuyla. Temelde şeflik, lidercilik, aidiyeti yüceltme kavramlarının bireyin kendi kişiliğini yaratamadığı ve bunun açmazların daha da sancılı olmaya başladığı dönemlerde adeta bir canavarlar güruhu oluşturabildiği SS’lerin, faşizan gençlik örgütlenmelerinin dünden bugüne gelişim süreci üzerinden değerlendirilebilir. Dünya tarihi her daim diktatörlerin kitleleri baskı ve zorla siyasal tahakküm altında tuttuklarını gösterir; ancak bu tahakkümün altında "güç" olgusuna adeta bir tapınma durumu da sanıyoruz söz konusudur.

Bugün dünya kültürde, sanatta yaşanan kirlenmeler kadar gündelik hayattaki dayatma ve hegemonya ilişkileri içinde daha da açmazlar yaşamakta. Tarih sorgulanmayan, dün yargılanmayan kutsallıklar çerçevesinde irdelenirken, gencecik çocuklar kan oyunu oynarcasına “bayrak fetişizmine” kurban edilebilmekte. Ölüm teması sürüleşen bireyin kendine ait olacağı bir cemaat yaratmasıyla daha da kutsallaşabiliyor. Ben ve öteki giderek “sen ben değil biz” basit denkleminde çözümlenmeye çalışılıyor. İnsanlar bir kurtarıcı arıyor, kendi benliklerini hapsedebilecek, aidiyetin birey oluşu bile gözden çıkarabileceği bir olmazsa olmaza dönüştüğü bir ortaçağ zihniyeti içinde üstelik. Dün Kişot Tiyatrosu’nun sahnelediği bu oyunun belki de sorduğu en acil soru aslında “ben”in nereye gittiğiydi sanıyorum. Sembollere, bayraklara, işaretlere indirgenen aidiyet, ötekini reddederken, bu coğrafya birlikte yaşadığı “ötekileri” zorla kendisine benzetmeye ve kendi yarattığı cemaatlere katmaya çalışmıyor mu? Her gün okullarımızda çocuklarımız hazır ollarda bekletilirken adeta kışla zihniyetinin bütün verileri disiplin kavramı içinde yaratılan “korku” hükümranlığıyla çizilmiyor mu. Artık bizlerin de bu coğrafya da daha çok bu soruları tartışmamız da sizce fayda yok mu.  Mr Rose’un tarih dersinde güç ve iktidar olgusu ekseninde yaptığı bir deneyin ergenlik çağındaki çocuklarda ait olma isteğini ne noktalara taşıdığını fark ettiğimizde  güç ve iktidar olgusu daha fazla korkutmaya başlıyor bizleri.

Bir oyunun bende bıraktığı bu sorgulamalar daha fazla “ben” olmayı ele almama yol açtı. “Ben”le bencilliği elbette ayırt ederek…




MISIR APARTMANINDA BÖCEK! VAR
                            Eser Rüzgar

Öncelikle bilmeyenler için şunu belirtmek gerek; “Dot” yeni bir tiyatro. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın aldığı bir kararla özel tiyatrolara devlet desteği yönetmeliğinin yürürlükten kaldırıldığı, perdelerin arkasındaki aydınlığın azalabileceğinin sinyalini aldığımız bu günlerden kısa bir zaman önce buluştu izleyeniyle. Zaten cesareti seçtiği oyunlarda da gösteriyor kendisini. Geçen yıl sahnelenen Far Away/Çok Uzak’ta ve The Censor/Sansürcü’de olduğu gibi “Böcek” de gerçek yetişkinlere hitap eden sert içerikle dolu bir oyun. Hatta sert içeriğin getirisi olarak bol bol kan, biraz da erotizm görüyoruz oyunda.

Yazar Tracy Letts’e, “tiyatro için sinema senaryoları yazıyor” denmesi gayet yerinde. Sinemada benzerlerini sıkça görebildiğimiz bu tarz senaryoların tiyatro sahnesinde olması asıl ilginç olan ve izleyiciyi çeken. Oyunun yakında sinemaya da uyarlanacak olmasına gelince Hollywood’da buna benzer birçok film var zaten, ama aynı içerikte oyunun çokluğundan söz edemeyiz. Hele yaşadığımız şehirde “Böcek” oldukça farklı gelebilir tiyatro izleyicisine.

 

Oyun, izleyicisini acı acı çalan rahatsız edici bir telefonla salona davet ediyor. İzleyenler yerleşinceye kadar da telefonun sesi kesilmiyor, adeta “biri şu telefona baksın” dercesine.

Bir otel odasında yalnız yaşayan oğlunu kaybetmiş bir kadın, Irak savaşına katılmış paranoid şizofren psikozlu bir genç adam, hapisten çıkan belalı koca, kokain bağımlısı lezbiyen bir kadın. Bu dörtlünün yolu Oklahoma’da bir otel odasında kesişir. Tülay Günal’ın canlandırdığı Agnes isimli karakterin oğlu yaklaşık 10 yıl önce kaybolmuştur ve bir daha haber alınamamıştır. Lezbiyen arkadaşının bir gece evine, daha doğrusu moteline getirdiği Peter’la aralarında bir yakınlaşma olur. Alper Kul’un hayat verdiği Peter karakteri aslında zor bir oyunculuk örneği. Çünkü Peter aslında bir paranoid şizofren psikozuyla boğuşmakta, içine böceklerin yerleştirildiğini düşünmektedir. Psikiyatride bu tarz hastalık teşhisi konan insanlar mantığa uygun olan veya olmayan şüpheler duyabilirler. “Biri beni izliyor” mantıklı sayılabilecek bir şüpheyken “Derimin altına böcekler yerleştirildi.” mantıksız bir şüphe örneği sayılabilir. Bu hastalar mantık kuralları ve çeşitli bulgularla şüphelendikleri konuda çevresindekileri iknaya çalışırlar ve nitekim Peter da zaten sınırda olan Agnes’i etkisi altına alır ve psikozu, paylaşılmış psikoza dönüşür. Bir süre sonra Agnes de böceklere inanır olmuştur ve durum yani başka birinin kabulü Peter’ı çıkmazın eşiğine getirmiş, iyileşme ihtimali ortadan kalkmıştır. Peter bilinçli olarak zarar verme eğiliminde değildir ama koruma güdüsüyle yaptıkları çevresindekilere zarar vermektedir. Peter, paranoid şizofreni hastalarının toplumdan uzaklaşan insanlar olduklarının bir örneğidir. Çünkü Peter kalacak yeri olmadığından ve toplumdan dışlandığından Agnes’ le yaşamaya başlar. Peter’ın Irak işgaline katılan bir Amerikan askeri olması onun hastalığının ortaya çıkışını tetiklemiştir. Oyun boyunca Peter’ın düzgün giyimi ve traşlı yüzü psikozlu bir hastayla tezat oluşturuyor, eleştirilmeyi hak ediyor gibi görünse de bu hastaların hastalıklarını gizlemek için dış görünüşlerine dikkat etmeleri normaldir. Oğlunu kaybetmesinin ardından talihsizlik psikolojisi yaşayan Agnes’in Peter karşısında iki seçeneği vardır; ya onunla uğraşacak ya da inanacaktır ve tabii ki Agnes kolay olanı, yani inanmayı seçiyor.

 

Bu psikiyatrik gerçeklerin ışığı altında çok net olarak şu söylenebilir; yazar Tracy Letts hastalığı çok iyi çözmüş ve karakteri üzerinde çok iyi işlemiştir. Oyunculuklar gayet başarılı özellikle Peter rolündeki Alper Kul oyun boyunca gerek repliklere olan hakimiyetiyle gerek oyunun dışına taşmamasıyla alkışı hak ediyor. Tülay Günal oğlunu kaybetmiş anne olarak, Serhat Kılıç da belalı bir koca olarak iyi oyunculuk örneği gösteriyorlar. Birincil derecede hem yazarın hem de yönetmenin başarısıdır tempoyu düşürmemek ve entrik kurguyu sağlam oluşturmak. Böcek bunu başarıyor. Tüm dikkatinizle oyuna odaklıyorsunuz zaten bir kaçırdım mı yakalayamam sıkıntısı çöküyor üzerinize, bu da oyunun kolay olmadığını gösteriyor.

Mekan tam bir modern tasarım. Işık ve kullanılan efektler içerikle gayet örtüşüyor.

Amerikan dış politikası eleştirisine de yer verilen oyunda, her ne kadar bu eleştiri ruhsal sağlığı yerinde olmayan birinin ağzından yapılsa da eleştirinin dozu biraz daha yüksek olabilirdi.

 

Sonuç olarak eli yüzü temiz bir oyun izlemek isteyenler için “Böcek” gayet uygun, ama dikkat edin zira üzerinize kan sıçrayabilir.

 

 

BÖCEK/BUG

 

Yazan:Tracy Letts  Çeviren: Füsun Günersel Yöneten: Murat Daltaban Oyun Mekanı Tasarımı: Akın Nalça  Işık Tasarımı: Kemal Yiğitcan Ses Tasarımı: Ömer Sarıgedik Kostüm Tasarımı: Duygu Türkedul Özel Efektler: Dükkan-ül Hayal Oyuncular: Tülay Günal, Alper Kul, Serhat Kılıç, Selen Uçer, Gökçer Genç

kültür güncesi
 
Reklam
 
gündelik yaşamın kent güncesi
 
Hayat bir sahnedir
Sanat hayatın başka bir yorumudur.İnsanın insanı insanca kavradığı bir dünya sunar önümüze..
 
yeni dönemde daha zengin bir içerikle sitemiz güncellenecektir. Sitemizde sizlerin de yazılarının yer alması için yenibirsehir@hotmail.com adresine yazılarınızı bekliyoruz.
 
 
Bugün 1 ziyaretçi (36 klik) burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=