fantastik öyküler/bilimkurgu metinler

 

www.bilimkurgu2000.com'dan aktarılmıştır.
     

Ahmaklar

Isaac Asimov

Naron uzun ömürlü olan Rigel ırkındandı ve ailesinin galaksi kayıtlarını tutan dördüncü üyesiydi.

Naron'un büyük bir defteri vardı. Buna galaksilerde kafaları gelişen çok sayıdaki ırklar kaydediliyordu. Daha küçük bir deftere ise, olgunlaşarak Galaksi Federasyonuna girmeye hak kazanan ırklar yazılıyordu. Birinci defterde bazı isimler çizilmişti. Çünkü onlar şu ya da bu nedenle başarısız olmuşlardı. Şanssızlık, biyofizik veya biyokimyasal kusurlar, topluma ayak uyduramama neden oluyordu buna. Ama küçük deftere adları geçirilen hiçbir üye o zamana kadar silinmemişti.

Bir haberci yaklaşırken iriyarı ve son derece yaşlı biri olan Naron da başını kaldırdı.

Haberci, "Naron" dedi. "Ulu insan."

"E, ne var? Şu merasimi bir tarafa bırak."

"Bir grup organizma daha olgunluğa erişti."

"Harika! Harika! Artık daha çabuk olgunlaşıyorlar. Bir yıl geçmiyor ki, yeni bir üyemiz olmasın. Peki kim bu grup?" haberci, galaksinin kod numarasını ve onun içindeki dünyanın koordinatlarını verdi.

Naron, "Ah," dedi. "O dünyayı biliyorum." Ve süslü bir yazıyla adı ilk deftere yazdı. Sonra ikincisine de kaydetti. Adet olduğu için o dünyaya en kalabalık toplumun verdiği adı kullanıyordu. Naron, "Arz..." diye yazdı.

"Bu yeni yaratıklar bir rekor kırdılar," dedi. "Başka hiçbir grup akıldan olgunluğa bu kadar çabuk geçmedi. bir hata olmadığını umarım."

Haberci, "Hata yok efendim." diye cevap verdi.

"Termo-nükleer enerjiyi öğrendiler değil mi?"

"Evet efendim."

"Eh, ölçümüz de bu." naron güldü. "Ve yakında uzay gemileriyle gelecek ve federasyonla bağlantı kuracaklar."

Haberci istemeye istemeye, "Ulu efendim," diye mırıldandı. "Gözlemcilerimiz onların henüz uzaya açılmadıklarını bildirdiler."

Naron şaşırdı. "Hiç mi açılmamışlar? Bir uzay istasyonları da yok mu?"

"Henüz yok efendim."

"Ama maden termo-nükleer güçleri var... Deneyler ve patlatmalar nerde yapılıyor?"

"Kendi gezegenlerinde, efendim."

Altı metre boyunda olan Naron ayağa kalkarak "Kendi gezegenlerinde mi?" diye gürledi.

"Evet, efendim."

Naron ağır ağır kalemini çıkararak küçük deftere yazdığı son adı çizdi. O zamana kadar görülmüş bir şey değildi bu. Ama Naron çok akıllı bir insandı ve galaksideki herkes gibi o kaçınılamayacak sonucu görebilirdi.

Adam, "Ahmaklar..." diye homurdandı.

 

Paris'te Nisan (April in Paris) Ursula LeGuin

Ursula LeGuin

Profesör Barry Pennywither soğuk, loş bir tavanarasında oturmuş, önündeki masaya bakıyordu, üstünde bir kitap ve bir parça ekmek duruyordu masanın. Ekmek onun akşam yemeğiydi, kitap da yaşamının yapıtı. İkisi de kuruydu. Dr. Pennywither iç çekti, sonra ürperdi. Eski apartmanın alt katlarındaki daireler oldukça şıktı ama kaloriferler, ne olursa olsun 1 Nisandan sonra yanmıyordu; bugün de 2 Nisandı ve dışarısı don yapmıştı. Dr. Pennywither kafasını biraz kaldırırsa pencereden, şafakta biraz biraz belirsiz ama yırtarcasına yükselen, neredeyse dokunulacak kadar yakın olan Notre Dame de Paris'in iki kare kulesini görebiliyordu: onun oturduğu Saint-Louis Adası, Notre Dame'ın olduğu Şehir Adasının ardından çekilen küçük bir sal gibidir. Ama profesör kafasını kaldırmadı. Çok üşüyordu.

Kara kuleler karanlığa gömülmüştü. Dr. Pennywither da kasvete gömüldü. Kitabına neredeyse nefretle baktı. Ona Paris'te bir yıl kazandırmıştı kitap - ya yayımlarsın, ya da ölürsün demişti Dekan, o da yayımlamış ve bir yıllık ücretsiz izinle ödüllendirilmişti. Munson koleji, öğretmeyen öğretmenlere para verebilecek durumda değildi. Böylece biriktirdiği iki kuruş parayla, bir öğrenci gibi tavanarasında yaşamak, kütüphanede on beşinci yüzyıl manüskrileri okumak, kestane ağaçlarının bulvarlarda çiçek açmasını görmek için Paris'e gelmişti yeniden. Ama olmamıştı işte. Kırk yaşındaydı, yalnızlık dolu tavanaraları için fazla yaşlıydı. Don, yeni çıkan kestane çiçeklerini mahvedecekti. Yaptığı şeylerden de bıkkınlık gelmişti. Şair François Villon'un 1463'te gizemli bir şekilde ortadan kaybolmasıyla ilgili teorisi, şu Pennywither Teorisi, kimin umurundaydı ki? Kimsenin. Çünkü tüm zamanların en büyük çocuk suçlusu zavallı Villon hakkındaki Teorisi sonuçta yalnızca bir teoriydi ve aradaki beş yüz yıllık boşluğu aşıp kanıtlanması imkansızdı. Hem sonra, Villon'un Montfaucon darağacında ya da (Pennywhiter'ın düşündüğü gibi) İtalya'ya giderken bir Lyons keranesinde ölmüş olması neyi değiştirirdi ki?

Kimsenin umurunda değildi işte. Başka hiç kimse Villon'u yeterince sevmiyordu; Dr. Pennywither'ı da kimse sevmiyordu; Dr. Pennywhiter bile. Neden sevsindi ki? Dökülen bir binanın ısınmayan çatıkatında yine okunmaz bir kitap yazmakla uğraşan, geçimsiz, evlenmemiş, üç kuruşa çalışan bir ukala. Hiç gerçekçi değilim, dedi yüksek sesle, yine iç geçirip ürpererek. Kalkıp yatağından battaniyeyi aldı, sarındı, o şekilde masaya oturup bir Gauloise Bleue yakmaya çalıştı. Çakmağı çakmadı. Bir kez daha iç geçirdi, ayağa kalktı, kötü kokulu Fransız çakmakgazı kutusunu bulup getirdi, yeniden kozasına büründü, çakmağı doldurdu ve çaktı. Epeyce gaz dökülmüştü etrafa. Çakmak yandı, Dr. Pennywither da öyle, bileklerine kadar. Kahretsin! diye bağırdı, parmaklarından mavi alevler sıçrıyordu, kollarını çılgınca sallayarak, Kahretsin! diye bağırıp kadere lanet okuyarak ayağa fırladı. Hiçbir şey yolunda gitmiyordu, hiç gitmiyordu. Ne anlamı vardı ki? O sırada 2 Nisan 1961 gecesiydi, sat 8:12'ydi.

Yüksek ve soğuk bir odada bir adam, iki büklüm olmuş, masada oturuyordu. Arkasındaki pencereden, Notre Dame'ın iki kare kulesinin, bahardaki bu kuşluk vaktinde yükseldiği görülebiliyordu. Önündeki masanın üzerinde bir topak peynir ve kocaman, demir kilitlii, elle yazılmış bir kitap duruyordu. Kitabın adı (Latince) Ateş Elementinin Diğer Üç Elemente Üstünlüğü Üzerine'ydi. Yazarı kitaba neredeyse nefretle baktı. Biraz ötede, küçük bir sac ocakta ufak bir imbik kaynıyordu. Jehan Lenoir arada sırada, mekanik hareketlerle iskemlesini ateşe birkaç santim yaklaştırıyordu ısınmak için, ama aklı daha derin sorunlardaydı. Kahretsin! dedi sonunda (Geç Dönem Ortaçağ Fransızcasıyla), kitabın kapağını hızla kapattı ve ayağa kalktı. Ya teorisi yanlış idiyse? En üstün element suysa? Böyle şeyler nasıl kanıtlanırdı? Tek bir olgu hakkında emin olmayı, kesinlikle emin olmayı sağlayacak bir yol -bir yöntem- olmalıydı! Ama her olgu başka olgulara bağlanıyordu, devasa bir düğüm, Otoriteler de birbirleriyle çelişiyordu, ayrıca hiç kimse, Sorbonne'daki zavallı ukalalar bile okumayacaktı kitabını. Küfür kokusu alıyorlardı. Ne anlamı vardı ki? Yoksulluk ve yalnızlık içinde geçirdiği bu yaşam; hiçbir şey öğrenememiş, yalnızca tahminlerde bulunmuş ve akıl yürütmüşken, ne işe yaramıştı? Öfke içinde tavanarasında bir aşağı bir yukarı dolandı, sonra durdu. Pekala! dedi Kadere. Çok güzel! Bana hiçbir şey vermedin, o yüzden ben de istediğimi alacağım! Odanın çoğunu kaplayan kitap yığınlarından birine doğru gitti, en alttaki ciltlerden birini hışımla çekti (ve bunu yaparken kitabın cildini çizdi, üstteki folyolar devrilince de elinin kemiklerini incitti), masanın üzerine fırlattı ve bir sayfasını incelemeye başladı. Ardından, yine başkaldırının katı ve soğuk bakışıyla, birşeyler hazırlamaya başladı, kükürt, gümüş, tebeşir... Oda tozlu ve kirliydi, ama küçük tezgahı düzenliydi, herşey kolayca bulabileceği bir yerdeydi. Kısa bir süre sonra hazırdı. Duraksadı. Bu çok saçma, diye söylendi pencereden karanlığa bakarak, iki kare kulenin yerini şimdi ancak tahmin edebilirdi. Aşağıdan, saat başını duyuran bir bekçi geçti, soğuk ve açık bir gecenin saat sekizi. Öyle bir durgunluk vardı ki Seine'in şıpırtısını duyabiliyordu. Omuz silkti, suratını buruşturdu, tebeşiri elini alıp masasının yanına, yere düzgün bir pentagramı çizdi, sonra kitabı alıp tane tane, ama biraz da utanarak okumaya başladı: Haere, haere, audi me... Uzun bir büyüydü bu, çoğu da saçmalıktı. Sesi düştü. Sıkkınlık ve utanç içinde öylece durdu. Son sözcükleri acele acele okudu, kitabı kapattı ve gerileyip kapıya dayandı, pentagramın içinde duran, yalnızca salladığı kızgın pençelerin mavi ışıltısıyla aydınlanan devasa, biçimsiz şeye bakıyordu, şaşkınlıktan bir karış açılmıştı ağzı.

Barry Pennywither sonunda kendisine hakim oldu ve ellerini sarındığı battaniyenin kıvrımlarına sokarak ateşi söndürdü. Kendisini yakmamıştı ama kafası bozuktu, yeniden oturdu. Kitabına baktı. Sonra kitabına bakakaldı. VİLLON'UN SON YILLARI: OLASILIKLARIN İNCELENMESİ adını taşıyan ince ve gri kitap bu değildi artık. Kalın ve kahverengiydi, adı da INCANTATORIA MAGNA'ydı. Onun masasında mı? 1407 tarihli, mevcut zedelenmemiş tek kopyası Milan'daki Ambroisan kütüphanesinde olan, paha biçilemez bir yazma. Yavaşça etrafına bakındı. Ağzı yavaşça açıldı. Bir ocak, bir simyager tezgahı, iki-üç düzine inanılmaz deri ciltli kitap, pencere, kapı çarptı gözüne. Kendi penceresi, kendi kapısı. Ama küçük, siyah ve biçimsiz bir yaratık kapının önüne çömelmiş, kuru bir hırıltı çıkartıyordu.

Barry Pennywhiter pek cesur değildi, ama mantıklı bir adamdı. Aklını kaybettiğini düşünüyordu, o yüzden de oldukça sakin bir sesle, Siz Şeytan mısınız? diye sordu.

Yaratık ürperdi ve hırıldadı.

Profesör, görülmeyen Notre Dame'a bir bakış fırlatıp, denemek için haç çıkarttı.

Bunu gören yaratık seğirdi; irkilme değil, seğirme. Sonra zayıf bir sesle, ama kusursuz bir İngilizceyle -hayır, kusursuz bir Fransızcayla- hayır, epeyce garip bir Fransızcayla, Mais vous estes Dieu, dedi.

Barry ayağa kalkıp yaratığa daha dikkatle baktı. Kimsiniz siz? diye sordu sert bir şekilde, yaratık başını kaldırdı, yüzü bayağı bir insan yüzüne benziyordu, uysal bir sesle yanıtladı, Jehan Lenoir.

Odamda ne işiniz var?

Bir sessizlik oldu. Lenoir dizlerinin üzerindeyken doğrulup ayağa kalktı, boyu tastamına 1.68'di. Burası BENİM odam, dedi sonunda, çok nazik bir şekilde.

Barry etraftaki kitaplara ve imbiklere baktı. Bir sessizlik daha.

Peki ben buraya nasıl geldim?

Sizi ben getirttim.

Siz doktor musunuz?

Lenoir gururla kafasını salladı. Bütün havası değişmişti. Evet, ben doktorum, dedi. Evet, sizi buraya ben getirttim. Eğer Doğa bana bilgi vermezse, ben Doğanın kendisini fethederim, mucizeler gerçekleştiririm! Bilimin yüzünü Şeytan görsün öyleyse. Bana budala diyorlar, Tanrı adına ben çok daha kötüsüyüm! Sihirbazım, karabüyücüyüm. Kara JEhan'ım ben! Büyü işe yarıyor, öyle mi? Öyleyse bilim, boşa zaman harcamaktır. Hah! dedi, ama pek de zafer kazanmışa benzemiyordu. Keşke işe yaramasaydı, dedi daha alçak bir sesle, folyoların arasında bir aşağı bir yukarı yürüyerek.

Bence de, dedi konuğu.

Siz kimsiniz? Lenoir meydan okurcasına baktı Barry'e, her ne kadar boyları arasında neredeyse otuz santimlik bir fark vardıysa da.

Barry A. Pennywither, Munson College, Indiana'da Fransızca profesörüyüm, Paris'e izinli geldim, Geç Dönem Ortaçağ Fra- Durdu. Lenoir'ın nasıl bir aksanı olduğunun yeni farkına varmıştı. Hangi yıldayız? Hangi yüzyıl? Lütfen Dr. Lenoir- Karşısındaki Fransızın kafası karışmış gibiydi. Sözcüklerin anlamları da, söyleniş biçimleri de değişiyor zamanla. Bu ülkeyi kim yönetiyor? diye bağırdı Barry.

Lenoir omuz silkti, tipik bir Fransız omuz silkişiydi bu (bazı şeylerse hiç değişmiyor), Louis kral, dedi. On Birinci Louis. Pis ihtiyar örümcek.

Bir süre tahta kızılderililer gibi öylece durup birbirlerini süzdüler. İlk konuşan Lenoir oldu. Yani siz insansınız?

Evet. Bakın Lenoir, sanırım siz -şu büyü- biraz yüzünüze gözünüze bulaştırdınız galiba.

Öyle gözüküyor, dedi simyager. Fransız mısınız?

Hayır.

İngiliz misin? diye parladı Lenoir. İğrenç bir allahın belası mısın yoksa?

Hayır. Hayır. Ben Amerikalıyım. Şeyden, ee, sizin geleceğinizden geliyorum. Milattan sonra yirminci yüzıldan. Barry kızardı. Söyledikleri kulağa aptalca geliyordu ve o alçakgönüllü bir adamdı. Ama bunun bir yanılsama olduğunu biliyordu. İçinde bulunduğu oda, kendi odası, yeniydi. Beş yüzyıllık değildi. Tozlu, ama yeni. Dizinin dibindeki Albertus Magnus nüshası da yeniydi, yumuşak, diri bir buzağı derisiyle kaplanmıştı, yaldızlı yazıları parlıyordu. Lenoir da bir kostüm değil, siyah cüppesini giymişti, belli ki kendi evindeydi.

Lütfen oturun efendim, diyordu Lenoir. Yoksul bilginlerin ince ama dalgın nezaketiyle, Yolculuk sizi yordu mu? Eğer benimle paylaşma onurunu bahşederseniz, biraz peynir ve ekmeğim var, diye ekledi.

Sofrada oturmuş, peynir-ekmek yiyorlardı. Lenoir neden kara büyü yapmaya kalkıştığını açıklamaya çalıştı önce. Burama kadar gelmişti, dedi.

Burama kadar! Yirmi yaşımdan beri yapayalnız, köle gibi çalışıyorum, ne için? Bilgi için. Doğanın sırlarından bazılarını öğrenebilmek için. Öğrenilemiyor.

Bıçağını masaya saplayınca Barry sıçradı. Lenoir zayıf, küçük bir adamdı, ama belli ki tutkuluydu. Biraz solgun ve ince, ama zarif bir yüzü vardı: akıllı, tetikte, canlı. Barry, 1953'e kadar gazetelerde resmini gördüğü ünlü bir atom fizikçisinin yüzünü anımsadı. Nedense bu benzerlik Bazıları öğrenebiliyor Lenoir, dedirtti ona, biz epey birşeyler öğrendil, birtakım konular...

Ne? diye sordu simyager, kuşkucu ama meraklı.

Valla, ben bilimadamı değilim-

Altın yapabiliyor musunuz? Sorarken sırıtıyordu.

Hayır, sanmıyorum, ama elmas yapabiliyorlar.

Karbon -kömür yani- yüksek ısı ve basınç altında, bildiğim kadarıyla.Kömür ve elmas aslında karbon, biliyorsunuz, aynı element.

Element mi?

Dediğim gibi, ben bilim-

En üstün element hangisi diye bağırdı Lenoir, gözleri alev alevdi, bıçağı sıkı sıkı tutuyordu.

Yaklaşık yüz element var, dedi Barry soğuk bir sesle, tedirginliğini gizleyerek.

İki saatin sonunda, Barry'den üniversitenin ilk yılında öğrendiği kimyadan aklında kalanların her damlasını emdikten sonra Lenoir gecenin içinde kayboldu ve kısa bir süre sonra elinde bir şişeyle yeniden belirdi. Yüce efendim, diye haykırdı, size yalnızca peynir ve ekmek ikram ettiğimi düşününce! Hoş bir brugundy'ydi, 1477 mahsulü, iyi bir yıl. Birlikte birer kadeh içtikten sonra Lenoir, Size borcumu bir şekilde ödeyebilirsem... dedi.

Evet. François Villon diye bir şairin adını duydunuz mu?

Duydum, dedi Lenoir biraz şaşkınlıkla, ama yalnızca Fransızca zırvalar yazdı, Latince değil.

Ne zaman ya da nasıl öldüğünü biliyor musunuz?

Aa, evet; kendisi gibi bir grup çapulcuyla burada, Montfaucan'da asıldı, '64 ya da '65'te. Neden?

İki saat sonra şişe kurumuştu, boğazları da kurumuştu, bekçi soğuk ve açık bir sabahın saat üçünü duyurmuştu. Jehan, çok yoruldum, dedi Barry, beni geri göndersen iyi olacak. Simyager tartışamayacak kadar nazik, minettar ve belki de yorgundu. Barry gergin bir şekilde pentagramın içine girdi: Gauloise Bleue içen, kahverengi bir battaniyeye sarınmış, uzun, kemik torbası bir adam. Adieu, dedi Lenoir üzgün üzgün. Au revoir, diye yanıtladı Barry. Lenoir büyüyü tersten okumaya başladı. Mum titredi, sesi yumuşadı. Me audi, haere, haere, dedi, iç çekti, başını kaldırıp baktı. Pentagram boştu. Mum yine titredi. Ama çok az şey öğrendim! diye bağırdı Lenoir boş odada. Üstelik böyle bir dost - gerçek bir dost- Barry'nin ona bıraktığı sigaralardan birini içti - tütünü hemen sevmişti. Masasında oturup bir-iki saat uyudu. Uyandığında biraz düşündü, mumu yeniden yaktı, öteki sigarayı içti, sonra da INCANTORIA'yı açıp yüksek sesle okumaya başladı:

Haere, haere...

Tanrıya şükür, dedi Barry, çabucak pentagramdan çıkıp Lenoir'ın eline sarılarak. Dinle, oraya geri döndüm -bu oda, bu odaya Jehan! Ama eskiydi, korkunç eski ve boş sen yoktun- Tanrım, diye düşündüm, ne yaptım ben? Oraya, ona geri dönebilmek için ruhumu verirdim - öğrendiklerim ne işime yarayacak? Kim inanır? Nasıl kanıtlarım? Hem zaten kime anlatabilirim ki? Kimin umrunda? Uyuyamadım, bir saat oturup ağladım-

Kalacak mısın?

Evet. Bak ne getirdim - beni yeniden çağırırsın diye. Sekiz paket Gauloise, birkaç kitap ve altın bir saat çıkarttı sessizce. İyi bir paraya okutabiliriz, diye açıkladı, kağıt Frankların pek işe yaramayacağını biliyordum.

Basılı kitapları görünce Lenoir'ın gözleri merakle parladı, ama yerinden kıpırdamadı. Dostum, dedi, ruhumu satardım dedin ya... ben de satardım. Ama satmadık. Nasıl oldu bu iş? yani ikimiz de insanız. Ortada Şeytan yok. Kanla imzalanmış anlaşmalar yok. Bu odada yaşamış iki adam...

Bilmiyorum, dedi Barry. Bunu sonra düşünürüz. Seninle kalabilir miyim Jehan?

Burasını evin say, dedi Lenoir, zarif bir hareketle odayı, kitapları, imbikleri, sönmeye yüz tutmuş mumu gösterdi. Pencereden Notre Dame'ın iki büyük kulesi gözüküyordu, gri üstüne gri. 3 Nisan, şafak vakti.

Kahvaltıdan (ekmek kırıntıları ve peynir kabukları) sonra çıkıp güney kulesine tırmandılar. Katedral her zamanki gibi görünüyordu, 1961'dekine kıyasla daha temizdi yalnızca, ama manzara Barry için gerçek bir şok oldu. Ufak bir şehre bakıyordu. Evlerle kaplı iki küçük ada; sağ kıyıda surların içinde sıkışmış başka bazı evler; sol kıyıdaysa kolejin etrafında kıvrılan birkaç sokak; hepsi buydu. Güvercinler, gargoylların arasında güneşin ısıttığı taşın üzerinde gurulduyordu. Bu manzarayı daha önce de görmüş olan Lenoir, alçak duvarın üzerine (Roma rakamlarıyla) o günün tarihini kazıyordu. Hadi kutlayalım, dedi. Şehir dışına çıkalım. İki yıldır yapmadım bunu. Taa şuraya gidelim- üzerinde zar-zor birkaç kulübeyle bir yeldeğirmeninin seçilebildiği, sisli, yeşil bir tepeyi gösterdi - Montmartre'a, ha? İyi meyhaneler varmış diye duydum.

Yaşamları kısa sürede kolay bir düzene oturdu. İlk başta kalabalık sokaklar Barry'yi biraz huzursuz ediyordu, ama Lenoir'ın dökümlü siyah cüppesiyle yabancı olduğu fark edilmiyordu, yalnızca uzunluğu göze batıyordu. Herhalde on beşinci yüzyıl Fransa'sının en uzun adamıydı. Yaşama standartları düşüktü, bitlenmek kaçınılmazdı, ama Barry hiçbir zaman rahatına düşkün olmamıştı; gerçekten özlediği tek şey sabah kahvesiydi. Bir yatakla bir ustura aldıktan -Barry traş bıçağını getirmeyi unutmuştu- ve Barry'yi Lenoir'ın Auvergne'den gelen Messiur Barrie adındaki kuzeni olarak ev sahibiyle tanıştırdıktan sonra, evde kalma işlemleri tamamlamnmıştı. Barry'nin saati müthiş bir fiyata, dört altına satıldı, bu para onlara bir yıl yeterdi. Saati İllyria'dan gelme yepyeni bir sanat şaheseri olarak, saray mabeyncilerinden birine sattılar; saatin alıcısı, krala vermek için güzel bir hediye arıyordu, arkadaki yazıya -Hamilton Bros., New Haven, 1881- bakıp bilge bir edayla kafasını salladı. Ne yazık ki hediyeyi veremeden, Kral Louis'nin Tours'da yaramaz saray mensupları için yaptırdığı kafeslerden birine kapatıldı; saat hala orada, Plessis yıkıntılarının arasındaki bir tuğlanın altında olabilir, ama bu durum iki hocayı etkilemedi. Sabahları Bastille'i ve kiliseleri geziyorlar, ya da Barry'nin ilgilendiği daha az önemli şairlerden bazılarını ziyaret ediyorlardı; yemekten sonra elektrik, atom teorisi, fizyoloji ve Lenoir'ın ilgilendiği diğer konular hakkında tartışıyorlar, genellikle başarısızlıkla sonuçlanan küçük kimya ve anatomi deneyleri yapıyorladı; akşam yemeğinden sonraysa yalnızca konuşuyorlardı. Bitmek bilmeyen, rahat, yüzyılları kapsayan ama hep buraya, penceresi bir bahar gecesine açılan bu loş odaya, dostluklarına dönen konuşmalar. İki haftanın sonunda sanki bütün yaşamları boyunca birbirlerini tanıyorlamış gibiydiler. Tümüyle mutluydular. Birbirlerinden öğrendikleri şeylerin hiçbir işlerine yaramayacağını biliyorlardı. 1961'de Barry eski Paris hakkındaki bilgisini, 1482'de Lenoir bilimsel yöntemin geçerliliğini nasıl kanıtlayabilirdi? Bu onları rahatsız etmiyordu. Hiçbir zaman dinlenilmeyi beklememişlerdi. Öğrenmek istemişlerdi yalnızca.

Yaşamlarında ilk kez mutluydular; hatta öyle mutluydular ki bilgiye duyulan açlık adına daha önce bastırılmış başka bazı açlıklar su yüzüne çıkmaya başladı. Sanırım, dedi Barry bir akşam masada otururlarken, evlilik konusunu pek düşünmedin.

Valla, hayır, dedi dostu, kuşkuyla. Yani, ben pek önemli bir insan değilim... ve bu iş bana çok uzak gelmiştir hep...

Çok da pahalı. Ayrıca benim zamanımda, kendisine saygısı olan hiçbir kadın, benim sürdüğüm yaşamı paylaşmak istemezdi. Amerikan kadınları sinir bozucu derecede kendine hakim ve becerikli ve muhteşem, ürkütücü varlıklardır...

Buradaki kadınlarsa ufak ve kara, böcek gibi, dişleri de bozuk, diye yakındı Lenoir.

Kadınlar hakkında başka birşey konuşmadılar o gece. Ama ertesi gece konuştular; bir sonrakinde de; ve ondan sonraki gece, komik bir kurbağanın merkezi sinir sisteminin başarılı diseksiyonunu kutlarken iki şişe Montrache '74 içip kafayı buldular. Hadi bir kadın çağıralım Jehan, dedi Barry şehvet dolu bir bas tonuyla ve bir gargoyl gibi sırıtarak.

Ya bu sefer cin gelirse?

Arada çok fark var mı?

Çılgınca gülüştüler ve bir pentagram çizdiler. Haere, haere, diye başladı Lenoir; hıçıkırık tutunca görevi Barry devraldı. Son sözcükleri okudu. Soğuk, bataklık kokulu bir hava esti ve pentagramın içinde, uzun siyah saçlı, çırılçıplak, çığlıklar atan, gözleri faltaşı gibi açılmış bir varlık belirdi.

Kadın, aman Tanrım, dedi Barry.

Öyle mi?

Öyleydi. Al şu pelerini, dedi Barry, çünkü zavallı şey titremeye başlamıştı. Pelerini omuzlarına koydu. Kadın mekanik bir şekilde pelerine sarındı. Gratias ago, domine, diye mırıldandı.

Latince! diye haykırdı Lenoir. Latince konuşan bir kadın mı? Onun bu şoktan çıkması, Bota'nın kendi şokundan çıkmasından daha uzun sürdü. Lutetia adlı çamurlu ada kentinin daha küçük olan adasında oturan Kuzey Ganl Vali Muavininin evindeki kölelerden biriydi anlaşılan. Latinceyi kalın bir Kelt aksanıyla konuşuyordu ve geldiği zamanda Roma imparatorunun kim olduğunu bile bilmiyordu. Tam bir barbar, dedi Lenoi, küçümsemeyle. Doğruydu, saçları karışmış, beyaz tenli, parlak gözlü, cahil, ağzını bıçak açmayan, boynu bükük bir barbardı bu. Deliksiz bir uykudan uyandırılmıştı. Onu düş görmediğine ikna ettiklerinde, bunun herşeye kadir yabancı efendisi vali muavininin bir numarası olduğunu varsaydı anlaşılan ve başka soru sormadan durumu kabullendi. Size mi hizmet edeceğim efendim? diye soru korkuyla ama surat asmadan, bir ona, bir öbürüne bakarak.

Bana değil, diye homurdandı Lenoir, Baryy'e dönüp Fransızca Hadi, işine bak; ben yüklükte uyurum, diye ekledi ve çıktı.

Bota Barry'e baktı başını kaldırıp; hiçbir Galli böyle muhteşem bir uzunlukta olamazdı, Romalıların arasında bile pek az çıkardı böylesi; ne Galliler ne de Romalılar böyle tatlı konuşurdu. Lambanız (aslında bir mumdu bu, ama hiç mum görmemişti) bitmez üzere, dedi. Söndürmemi ister misiniz?

Ek iki sol karşılığında ev sahibi, yüklüğü bir yıl boyunca ikinci bir yatak odası olarak kullanmalarına izin verdi, böylece Lenoir yeniden tavanarasının büyük odasında yalnız başına uyumaya bşaşladı. Dostunun idilini düşünceli ama kıskanç olmayan bir ilgiyle izliyordu. Profesörle köle kız birbirlerini büyük bir zevk ve yumuşaklıkla seviyordu. Onların mutluluğu, koruyucu sevinç dalgaları halinde Lenoir'ı sarıyordu. Bota'nın acımasız bir yaşamı olmuştu, hep kadın olarak görülmüş, ama asla insan yerine konmamıştı. Bir hafta gibi kısa bir süre içinde çiçek açtı, canlandı, uysal çekinikliğinin altındaki neşeli, zeki doğası ortaya çıktı. Barry'nin onu bir gece, Bayağı bir Parisli haline geliyorsun, diye suçladığını duymuştu (tavanarası duvarları inceydi). Hep kendini savunmak zorunda olmamanın, hep korkmamanın, hep yalnız olmamanın benim için ne demek olduğunu bilseydin...

Lenoir yatağında oturuyordu, düşüncelere dalmıştı. Geceyarısına doğru, herşey sessizleştiğinde kalkıp hiç gürültü yapmadan kükürt ve gümüş tutamlarını hazırladı, pentagramı çizdi, kitabı açtı. Çok yumuşak bir sesle büyüyü okudu. Yüzünde korku vardı.

Pentagramda küçük, beyaz bir köpek belirdi. Önce gerileyip kuyruğunu kıstırdı, sonra çekinerek öne geldi, Lenoir'ın ellerini kokladı, nemli gözlerle ona baktı ve yumuşak, yalvarır bir inilti çıkarttı. Kayıp bir köpek yavrusu... Lenoir onu okşadı. Köpek ellerini yaladı, üstüne sıçradı, rahatlamış, sevinçten çılgına dönmüştü. Beyaz deri tasmasındaki gümüş künyeye Jolie. Dupont, 36 rue de Seine, Paris Vle yazısı işlenmişti.

Jolie bir ekmek kırıntısını kemirdikten sonra Lenoir'ın iskemlesinin altında uyudu. Simyager de kitabı yeniden açıp yine yumuşak bir sesle, ama bu kez utanmaksızın, korkmaksızın, ne olacağını bilerek okudu.

kültür güncesi
 
Reklam
 
gündelik yaşamın kent güncesi
 
Hayat bir sahnedir
Sanat hayatın başka bir yorumudur.İnsanın insanı insanca kavradığı bir dünya sunar önümüze..
 
yeni dönemde daha zengin bir içerikle sitemiz güncellenecektir. Sitemizde sizlerin de yazılarının yer alması için yenibirsehir@hotmail.com adresine yazılarınızı bekliyoruz.
 
 
Bugün 1 ziyaretçi (53 klik) burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=